mezopotamya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mezopotamya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

SÜRYANİLER



Birileri valizlerini toplamış yavaş yavaş memleketlerini terk ediyorlar. Geride kalanlar ise sadece onlara el sallamakla yetiniyorlar, Anadolu geleneklerinden biri olan arkalarından su dökmeyi bile akıl edemeden. Evet Anadolu'nun en eski halklarından olan Süryaniler artık atalarının mezarlarını bir daha ziyaret edemeyeceklerini bildikleri, sokaklarında yalın ayakları ile düşe kalka koştukları bu coğrafyayı terk ediyorlar. Bu gidişi, coğrafyanın diğer halkları biraz içleri buruk ve gözleri yaşlı olarak seyrediyorlar ama sadece seyrediyorlar. Kim bu gidenler, birlikte yüzyıllardır aynı toprakları paylaştığımız, acılarımıza ortak ettiğimiz, birlikte güldüğümüz birlikte ağladığımız bu insanlar kim? Niçin memleketlerini terk ediyorlar, sırtlarında valizleri arkalarında bıraktıkları ağır anıları ile, niçin?

Süryaniler; ister Arami kökenden geldikleri, ister Asuri kökenden geldikleri kabul edilsin, genelde Mezopotamya'da yaşamış ve günümüzde azalarak yaşamaya çalışan semitik ırka mensup bir halk topluluğudur. Milattan önceki dönemlerde coğrafik bölgelerine göre Arami, Asuri; Hıristiyanlık döneminde de kiliselerine ve mezheplerine göre( özellikle 5. yy' dan sonra) Yakubi, Nasturi, Melkit, Maruni ve Keldani adları ile anılmış bir halk.

Milattan önceki dönemlerde birçok devlet ve beylik ( Akad, Asur, Babil devletleri ve Aram beylikleri) kuran proto-Süryaniler, tüm dünya kültür ve uygarlığın gelişimine unutulamayacak katkılar sağladılar. Toplumsal kanunların oluşturulması ( Hammurabi Kanunları, Orta Asur Kanunları), ticaretin geliştirilmesi ve geniş alanlara yayılması( Kayseri yakınlarındaki Kaneş gibi), yazının yaygınlaştırılması( çivi yazısının Anadolu'ya getirilmesi), bilim ve sanatta etkin olmuşlardır.

Süryaniler dünya coğrafyasında Hıristiyanlığı ilk kabul eden kavimlerden biri hatta ilk kavimdir; Hıristiyanlığın kökleşmesinde ve yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Antakya Süryani Kilisesi'nin çatısı altında siyasi ve coğrafi yönden ilk dönemlerde Süryaniler, batı ve doğu olmak üzere iki kola ayrılıyorlardı. Batı Süryanileri, Roma imparatorluğunun egemenliğindeki topraklarda( Suriye, Filistin, Lübnan ve Anadolu) yaşıyorlardı; ruhani yönden direkt Antakya Patriklik kürsüsüne bağlıydılar. Doğu Süryanilerinin oluşturduğu kilise ise, Perslerin egemenliği altındaki topraklarda( Mezopotamya, Irak, Azerbeycan, Türkistan, İran ve kısmen Hindistan) yaşıyorlardı. Bu kilisenin ruhani idaresi Antakya Patriklik Kürsüsüne bağlı ''Mafiryan( kotolikos)'' rütbesinde bir episkopos tarafından yürütülmekte idi. 5. yüzyılda İstanbul Patriği Nastur'un öğretisini benimseyenler merkezi Medain' de( İran topraklarında) kendilerine bağımsız bir merkez kurdular. Bu Süryanilerin mezhepsel ve dogmatik alanda ilk bölünmeleri idi ve Nasturiler ismini aldılar. 543'te de Melkit( Malkoye*) bağımsız patrikliği kuruldu. 7. yüzyılda Melkit Patriklik merkezinden bağımsız Maruni Patrikliği kuruldu, 13. yüzyılda Roma kilisesine bağlandı.1663 yılında Süryani Nasturi kilisesinden ayrılan bir grup, Roma kilisesine bağlanır ve ''Keldani Kilisesi'' ismini alırlar.

Süryanice; Sami dil aile grubuna giren, eski Aramice dilinin geliştirilmiş bir devamıdır. Türklerin tarih boyunca kullandığı 18 çeşit abece ve yazı dizgisinden birisi de Süryani alfabesidir. Bu dil bizzat İsa Mesih'in konuştuğu dildir Süryani bilginleri, teoloji ve edebiyat, felsefe, mantık, matematik, fen, tıp ve astronomi gibi bütün pozitif bilim dalları ile uğraş vermişler ve katkıda bulunmuşlardır. Özellikle Yunan uygarlığının Ortadoğu'ya getirilmesinde ve Arap dünyasının Yunan uygarlığını öğrenmesinde Yunanca ve Arapça'yı çok iyi kullanan Süryani bilim adamlarının rolü çok önemlidir. Tarihin en eski Üniversitelerinden biri olan Harran Üniversitesi Süryani kültür ağırlıklı bir okuldu. Tüm antik Yunan felsefesi ve edebiyatı önce Süryanice'ye ve daha sonra Arapça'ya çevrilmiştir. Aynı şekilde doğu felsefesi batıya anlatılırken yine Süryani din ve bilim adamları rol almıştır. Gerek İslam ve gerekse Hıristiyanlık alemi bu iletişim köprüsünü kuran Süryani kültürüne çok şeyler borçludur. Ancak bütün bunlara rağmen gerek Anadolu ve gerekse Hıristiyanlığın tarihi içerisinde Süryaniler hep mağdur bir konumda ayak sürüyerek varlıklarını devam ettirmeye çalışmışlardır.

Keldânîler





Keldânîler Hakkında Kısa Bir Bilgi

Tevrat'ta sözü edilen Keldânîler de Mezopotamya topraklarında yaşamış, başkentlerinin Babil olduğu bilinen çok eski bir etnik topluluk. Şu anda da nüfusları azalmakla birlikte bu bölgede varlıklarını sürdürmekteler. Tarihsel süreç içinde bir kısım Keldânîler, Doğu Hıristiyanlığının bir mezhebi olan Nasturîliği benimsemişler ve Nasturîler olarak da anılmaktalar. Bilinçli ya da bilinçsiz, bu ayırım zaman zaman gözden kaçırıldığı için Keldânî ve Nasturî isimleri aynı topluluğu tanımlamak için kullanılıyor. Oysa Keldânî terimi, etnik bir ayırımı belirtirken; Nasturî ise dinsel bir ayırımı belirtiyor. Nasturîler dışındaki Keldânîler ise Katolik kilisesine bağlı Hıristiyanlar. Bu topluluklara dair araştırmalar da esasen dinler tarihinin konusunu oluşturuyor.

Ülkemizde çok az tanınan Keldânîlerle ilgili olarak ilahiyatçı Kadir Albayrak tarafından kaleme alınan ve 1997'de Vadi yayınlarınca basılan"Keldânîler ve Nasturîler", yukarıda sözü edilen bu dinsel ayırımı inceleyen bir eser. Tarihsel süreçte Keldânîler'in orijinleri hakkındaki teoriler, dilleri ve dillerinin gelişimi, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonraki dönemdeki ibadetleri, inançları ve inançları nedeniyle uğradıkları ayrımcılığa değiniliyor. Kitapta Keldânî nüfusun Türkiye'deki ve dünyadaki dağılımına dair bilgiler de var. Türkiye'den başka, İran, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Rusya, Hindistan, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri. ve değişik birçok Avrupa ülkesinde de dağınık olarak bulunuyorlar. Türkiye sınırları içindeyse Diyarbakır, Mardin, İstanbul, Bitlis, Mersin, Maraş, Urfa, Siirt, Van Hakkari'de de yerleşik durumda bulunan Keldânî nüfus giderek azalmakta. Ayrıca yapılan sayımlarda mezheple ilgili soru sorulmadığı için Hıristiyan nüfus içinde değerlendirildiklerinden sayıların ne kadar sağlıklı olduğu da şüpheli. Osmanlı Devleti zamanında en fazla 80000 olduğu düşünülen Keldânî nüfusun 1. Dünya Savaşı'nda verdikleri bağımsızlık mücadelesi nedeniyle önemli ölçüde azalarak 40000 kişiye indiği sanılıyor. 1989'da Kuzey Irak'tan gelen göçle, pek çok Keldânî'nin de Türkiye'ye giriş yapığı biliniyor. Fakat, o günden bu güne Avrupa ülkelerine yoğun bir şekilde göçmüşler.

Keldânîler'in, matematik ve astrolojide gelişmiş bir kültür oldukları tarihi bilgiler arasında yer alıyor. Bu bilgilere göre, Keldânîler yılı 365 gün, 6 saat, 11 dakika olarak saptamış, yılı da ayın dönemine bakarak bazıları 29 bazıları 30 gün olmak üzere 12 aya bölmüş, ortaya çıkan altı saatlik farkı da 6 yılda bir 30 günlük bir ay ilave ederek gidermişler.

Tevrat'ta yer alan anlatımlar ve konuştukları dilin kökeniyle ilgili yapılan araştırmalar, Keldânîlerin geçmişleri M.Ö.2000'lere kadar uzanan Asur kökenli bir etnik topluluk olduklarına değgin en güçlü kanıtı oluşturuyor. M.S. 3. yüzyıldan başlayarak Hıristiyanlığın Mezopotamya'da yayılmasıyla birlikte Doğu Hıristiyanlığı'nın gelişimi de başlamış. Edessa (Urfa) din okuluna bağlı Hıristiyanlarla Roma-Bizans kilisesi arasındaki görüş ayrılıkları sonucunda 4. yüzyıl sonunda bir kısım Keldânîler, Nasturîliği benimseyerek Doğu Hıristiyanları arasında yer almışlar. Doğu Hıristiyanlığı içinde yer alan diğer mezheplerse Süryanilik ve Yakubilik. Burada kısaca Doğu Hıristiyanlığıyla Roma kilisesi arasındaki temel görüş ayrılığına değinmekte yarar var. İki kilise arasındaki görüş ayrılığı İskenderiye Kilisesiyle Antakya Kilisesi arasındaki İsa Mesih'in tanımlanmasında odaklanmakta. İskenderiye Kilisesi İsa Mesih'i Tanrı'nın oğlu ve Meryem'i de Tanrı'nın annesi olarak kabul ederken, Antakya kilisesinin takipçileri İsa Mesih'in Tanrı'sal karaktere sahip bir insan olduğunu savunuyorlar. Ayrılıkların giderilebilmesi için 431'de toplanan Efes Konsülü'nde de bir uzlaşma sağlanamayınca çeşitli karşıtlıkların ortaya çıkışı engellenemiyor. Bu arada yapılan baskılara ve Antakya Okulu'nun kapatılmasına rağmen Urfa okulu ve o da kapatıldıktan sonra Nusaybin'de Doğu Kilisesi'nin öğretileri sürdürülmüş. Zamanla Nasturîler daha sonra pek çok ülkeye yayılırlarken, Keldânîler'in bir kısmı da Roma'nın otoritesini kabul etmiş.

Keldânîler, Diyarbakır ve Mardin'de Kiliselerinin vakıflarını da kurmuşlar ancak, cemaatteki azalma nedeniyle bu kiliseler işlerliklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca İstanbul da Keldânîler'in göç ettiği bir şehrimizdir ve burada da bir vakıf kurulmakla birlikte yine cemaatin çok küçük olduğunu belirtmek gerekiyor. Nasturî inancına bağlı olan Keldânîler ve Katolik kilisesine bağlı olan Keldânîler'in ayin usullerinin de diğer Hıristiyan ayinlerinden farklılıklar taşıdığı bilinmekte. Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin dinsel kültürlerle de etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz.

Anlatılanlardan da anlaşılacağı ve diğer pek çok etnik ve dinsel kimlikler için de olduğu gibi Keldânîlerin kimlikleri günümüzde de araştırmacılar arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Tarihsel süreçte, Keldânîler, Hıristiyan olarak anılmış, Araplar ve Kürtler tarafından dışlanmış, Oysa ki tarihte yine bu bölgede yaşamış olan Yezidiler ve Keldânîlerin Kürtler tarafında dışlandıklarına ve baskılarla karşılaştıklarına dair yorumlar var. Son yıllardaysa bölgedeki bağımsızlık iddiaları nedeniyle değişik etnik ve dinsel kültürleri Kürt olarak nitelendirmeye yönelik yoğun çabalar var. Göç etmeyi kolaylaştıran bu iddialar da bu topluluklar arasında ilgi görüyor.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Mezopotamya dönüşürken



Türkiye, Cumhûrbaşkanı seçimi nedeniyle iç siyâsete gömülmeye başlıyor. Zâten dünyâ okuması üzerinden düşünmek konusunda esaslı bir zihinsel tembelliğe sâhibiz. Anlaşılan o ki, seçim bahanesiyle en az bir ay boyunca, kamuoyları kafalarını kaldırıp dünyâ siyâsetine bakmayacak. (Oysa seçimin gâlibi neredeyse matematiksel bir kesinlikte belli durumda. Bunun kaldırılıp indirilecek bir tarafı yok.)
Diğer taraftan, hemen burnumuzun dibinde esaslı bir dönüşüm başladı. Târihsel adıyla Mezopotamya bloku yeniden yapılandırılıyor. Anlaşılıyor ki, Irak ve Suriye'de yaşananlar artık geri dönüşü imkânsız hâle getirdi. Yâni, siyâsal coğrafyalar artık eskisi gibi olmayacak. Bölünmeler ve yeni yapılar kaçınılmaz.
Bunun böyle olacağı, Arap Baharı'nda başlayarak aşağı yukarı belliydi. Bugüne kadar Mezopotamya blokuna yedirilmeye çalışılan renkler artık tutmuyor ve bu kadim blok tarafından kusuluyor. Blok içindeki, sıvamalarla gözden ırak tutulmaya çalışılan kritik damarlar işliyor ve kırılma ve kopuşların emârelerini veriyor.
Tablonun işaret ettiği ilk somut gerçek, artık bu coğrafyalarda Baas temelindeki parti-devlet modelinin işlemeyeceğidir. Dinamikler, Irak Savaşı'ndan başlayarak yavaş yavaş, bütün Baas modellerini bitirdi. Arap Baharı senaryoları bunun bir parçasıydı.
Şimdi bu açıdan Türkiye'ye bir bakalım. Elbette ki Tek Parti'li Türkiye, bir paralellik olsa da Baas modeli ile özdeşleştirilemez. Olanca kesintilerine ve sınırlılıklarına rağmen demokratik geleneği ile Türkiye, daha 1950'den başlayarak Baas benzeri parti-devlet modelinin geriletildiği ve sınırlandırıldığı bir ülkedir. Son on yılda ise vesâyet gelenekleri hızlı ve etkin bir tasfiye görüyor.
İran ise, Şahlık rejimiyle özdeşleşen otoriter yapılardan, Şia damarını açarak; adına 'İslam Devrimi' denilen bir süreç ile arındı. Geçiş çok sert oldu. İran'ın başına önce Saddam'ın Irak'ını tebelleş ettiler. Bu işi kotaranlar, en azından hesaplarının bir kısmında yanıldı. Bu savaş, militarist sanâyilerin kârlarına kâr kattı belki. İran'ı ekonomik açıdan zora soktu. Ama ideolojiyi güçlendirdi ve rejimi ayakta tuttu. Savaşın sonunda İran kendi hâline bırakıldı ve dünyâdan soyutlandı. Şu aralar, bir yandan önemli siyâsal ve ekonomik sorunlarla boğuşuyor, diğer yandan da Mezopotamya'daki etkinliğini arttırmaya çalışıyor.
Mısır'da ise belki Baas çökertildi, ama sürecin demokratikleşmesi de engellendi. Çekirdek kapitalist ülkeler Baas'ın çürümüş kadrolarını tasfiye ederken, sürecin Müslüman Kardeşler lehine işlemesine de müdahale etti. Mısır, şüphesiz Baas'dan daha sert bir yapıya sâhip olan, ama Baas geçmişi sözüm ona yıkanmış askerî yapılara terk edildi.
Türkiye'nin tercihi, demokratik Müslüman Kardeşler hareketinin yaygınlaşmasıydı. Bu model Türkiye'yi, Şii damara oynayan İran karşında, bölgede daha etkin bir konuma getirecekti. Ama bu senaryo işlemedi. Bunun nedeni elbette birinci derecede yine merkez kapitalist dünyânın bunu istememesidir. İkinci derecede de Müslüman Kardeşlerin kadrolarının acemîliği ve yetersizliği bunda rol oynadı.
Görülen o ki, Mezopotamya'da geçiş süreçleri tıkandı. Biricik idârî refleksi ezmek olan Baas devletleri yıkılınca, meydanı kaos dolduruyor. Blok, Şii-Sunni odağında kırılacak. Nasıl ve nereye kadar bir ayrışma, ya da dağılım olacak henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz, bütün bunlar yaşanırken, yakın dönemde Türkiye'nin iki önemli güç odağıyla esaslı bir rekâbete girişeceğidir. Odaklardan birisi beklenebileceği üzere, Şiilerin hâmisi konumundaki İran'dır. Diğer taraftan, Mısır rejimine tam destek veren ve bölgede Sünnî kartına oynayan Körfez Ülkeleri ve Suudi Arabistan, sâdece İran'a karşı durmuş olmuyor; Türkiye'nin de gücünü kırmaya çalışıyor. Bunu IŞİD ile başardılar. Ama bu kart, Kuzey Irak'daki Kürt duvarına tosladı. Gelinen aşamada, Rojawa'dan Kerkük ve Erbil'e Türkiye ile bölgedeki Kürtler arasında kaçınılmaz bir kader birliği ve ittifak oluşuyor. Bu kader birliği, Türkiye'nin çözüm sürecini başarılı götürmesiyle daha da pekişecektir. Bu gidişat içinde, herkesin hayrına olarak maksimalistlerin gündemden düşmesini beklemeliyiz. Et ve tırnak metaforu, bir söylem olmaktan çıkıp somut bir gerçeğe dönüşüyor.

Gelişmelerden anlaşılıyor ki, Mezopotamya'nın geleceği önümüzdeki süreçte birisi etnik, diğeri ise mezhebî düzeyde iki parametre üzerinde şekillenecektir. İlk parametre geniş çaplı bir Türk-Kürt ittifâkını, diğeri ise Sünnî–Şiî ayırımını doğuracaktır.
Sûriye ve Irak orta kuşak bölgesini, Suudi ve Körfez ülkelerinin desteği ile Sünnî-Arap birliği dolduracak gözüküyor. Şiî dünyâ ise, birbirinden coğrafî anlamda kopuk iki ayrı oluşuma gebe durumdadır. Bunlardan ilki Irak'ın güney, yâni Basra bölgesini kapsıyor. Diğeri ise Sûriye'nin sahil şeridini kapsayan Nastûrî birliği olmaya aday. Her iki bölgeyi İran'ın hinterlandı olarak görebiliriz. Ama Rusya'nın Nastûrî bölgesinde azımsanamayacak, muhtemelen İran'dan daha fazla bir etkisinin olacağı muhakkaktır.
Türk-Kürt ittifakı artık olmazsa olmaz bir oluşumdur. Ne Türkiye, ne de Kürtler için başka bir seçenek yok. Bir an için PKK açısından olaya bakalım: Bilindiği gibi PKK, terörün yoğunlaştığı dönemde Sûriye ve İran tarafından destekleniyordu. Yâni, arkasında yoğun bir Şiî desteği vardı. Bu destek Lübnan içlerine kadar uzuyordu. Oysa biliyoruz ki PKK'nın temsil ettiğini iddia ettiği Kürtlerin kahir ekseriyeti Sünnî-Şâfî bir inanç yapısına sâhiptir. Yeni gelişmelerde bu desteğin yürümeyeceği açıktır. İran'ın son günlerde PKK'ya yakınlaşmaya çalışması ama her defasında PKK tarafından reddedilmesi mânidardır. Şiî Maliki rejiminin baskıladığı ve bölgesel petrol kaynaklarını kontrol etmek ve kendi yararına kullanmak isteyen Kuzey Iraklı Kürtlerin, tercihlerini Şiî bloktan yana koyamayacakları da âşikârdır. Onlar da tercihlerini Türkiye'den yana yaptılar. Bu durum Türkiye'deki Kürtleri de kapsayan bir gelişmedir.
Diğer taraftan Türkiye, son yıllarda akıllıca bir atak yaparak Kürt bölgesini ekonomik anlamda, kendi etki alanına almıştır. Sâdece petrol sevkiyatı, ticâret değil, elektrikten suya kadar en temel ihtiyaçları açısından da Türkiye, Kuzey Iraklı Kürtlerin biricik çıkış alanıdır. Bunun karşısında Türkiye'nin dış ticâret açığının omurgasını oluşturan enerji harcamalarını minimize etmesi ve önümüzdeki on yılda, 2000'li yıllarda sağladığı take-off sürecini devam ettirebilmesi için Kürt petrolü üzerinde söz hakkı kazanması gerekmektedir. Bu elbette ki doğrudan ve tek yanlı olamaz. Dolayısıyla Türkiye'nin Kürtlerle bir şekilde ittifak etmesi gerekmektedir. Dostum tarihçi Dr. Sabahattin Şen bu konuları konuştuğumuz bir sohbette, durumu tarihsel bir ironi olarak gördüğünü söyledi. Hâsılı gelişme, bu bölgede bir zamanlar uygulamış oldukları Selçuklu ve Osmanlı siyâsetlerinin bir çeşitlemesi.
Türk-Kürt blôkunun başarısı Türkiye Cumhuriyeti iktidârı olarak AK Parti ve HDP'nin atacağı adımların bileşkesi olacaktır. Burada maksimalistler ve radikallerin ne kadar etkinsizleştirileceği ve ortak siyâsal aklın ne kadar devreye konulacağı önem kazanıyor. Kürt sorununu çözeceğim derken bir Türk sorunu doğurmamak dikkât edilmesi en temel konudur.
Türkiye'nin diğer önemli sorunu olan Alevî sorunu da gündemin bir parçası olarak tezahür ediyor. Alevî nüfûsun artık önemli ölçüde kentli ve genç kuşak bir dünyâsı var. CHP bu nüfûsun siyâsal desteği ile ayakta kalabiliyor. Önemli olan, bölgesel düzeyde mezhebî tehlikeyi bertaraf ederken, ülke içinde bu gerilimi tırmandırmamak. Bu tehlikeyi gidermek ve Alevî nüfûsu kazanmaya dönük açılımların ve somut düzenlemelerin bir an evvel yapılması gerekiyor. Özellikle bu sorunu kaşıyan ve derinleştiren Almanya'nın güncellenmiş ve Türkiye'nin burnunu sürtmeye adanmış Drang Nach Osten siyâsetlerini etkisizleştirmek için bu şart. Âlevî sorununun, Kürt sorunu kadar çözümü zor bir sorun olmadığını düşünüyorum. Ama savsaklanırsa, Kürt sorununa rahmet okutacak boyutlara gelebilir. Aman dikkât!
Irak'ın orta kuşağında şekillenen ve bugün Baas kalıntısı kadrolar, bölgesel aşiretler ve elbette ki IŞİD tarafından kurulan bir ittifâkın bileşkesi olan Sünnî-Arap blok henüz olgunlaşmış değil. Ama ben ilerdeki safhalarda sürecin yumuşayacağını ve IŞİD'in siyâseten gerileyip, savaşçı kadrolarının tasfiye edileceğini düşünüyorum. Nihâî olarak orada light bir Vahabiliğin yerleşeceğini bekleyebiliriz.
Batı Sûriye'de kurulması muhtemel olan Nastûrî Cumhuriyeti ise Rusya ve kısmen İran kontrolünde varlığını sürdürebilecektir. Basra Şiî devletinin ise İran desteği olmaksızın ayakta kalması mümkün değil.
A.B.D'nin durumdan henüz emin olamadığı görülüyor. Maliki'yi tasfiye ederek ve İran ile yumuşayarak eski statükonun devam etmesi için biraz daha direnebilir. Ama artık sürecin geriye çevrilebilir bir tarafının kalmadığı âşikâr. Zannederim ki, bir süre sonra, Pasifik siyâsetlerine odaklanmak isteyen A.B.D de durumu kabullenecektir.
İsrail'e gelince durum biraz daha ilginçleşiyor. Gelişmeler elbette ki İsrail'in işine geliyor. Ama önümüzdeki on yıl düşünüldüğünde İsrail'in umudu, Doğu Akdeniz petrol ve doğal gaz kaynakları. Bunun için, kaçınılmaz olarak Filistin sorununda adım atması ve özellikle de Türkiye ile ilişkilerini düzeltmesi gerekiyor. Bu Türkiye için de gerekli. Ben, doğrusu önümüzdeki dönemde bu yumuşamayı bekliyorum.
Süreç henüz tamamlanmadı. Lübnan ve Ürdün henüz sürece dâhil olmuş değil. Lübnan içten kaynıyor. Ürdün ise Suudilere yaslanmış durumda. Bu iki ülkenin stabil kalması son derecede önemli. Değilse tabloyu yeniden tartışmamız gerekebilir.
Lâfı Türkiye'ye getirerek değerlendirmelerimizi tamamlayalım. Türkiye'nin 2014-2015 aralığında siyâsal bir kaosa düşmeden süreci karşılaması gerekiyor. Gidişat şimdilik bu yolda. Son iki senedir birileri Türkiye'nin gardını düşürmek için çok uğraştı, ama olmadı. Dileriz bundan sonra da olmaz..

30 Ekim 2013 Çarşamba

'Hurriler'in izleri İstanbul'da


Küçükçekmece Gölü havzası içindeki Bathonea antik kent kazılarında bulunan erken Hitit yada ‘Hurri izleri’, yılın en büyük keşfi olarak nitelendiriliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle devam eden kazılardaki bu keşifle, Avrupa kıtasında ilk defa Hitit izlerine rastlandı. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, “ İstanbul ’un aydınlanmayı bekleyen bir dönemini ortaya çıkarıyoruz” dedi. Tanrı ve tanrıça olarak iki ayrı yerde ele geçen demir heykelcikler, Kazı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün’ü heyecanlandırdı: “Mezopotamya orijinli eserler İstanbul’un karanlık dönemi olarak bilinen M.Ö. 17 ve 15. yüzyıllarına tarihlenmektedir. M.Ö. 2000’e tarihlenen yine Mezopotamya kaynaklı bitümen (zift), kalay ve seramik parçaları da ele geçti.”

Mezopotamya orijinli

İstanbul’daki arkeolojik kazılar şaşırtmaya devam ediyor. Yenikapı ve Pendik’teki neolitik dönem bulgularından sonra Küçükçekmece Gölü havzasında devam eden ‘Bathonea’ kazısında Hurrilerin İstanbul’da izlerine rastlandı. Avrupa kıtasında Hurri yada erken Hitit izlerine ilk defa rastlanıyor. Son yılların en önemli keşfi olarak nitelendirilen buluntular, arkeoloji dünyasını ayağa kaldıracak nitelikte. 
İki figürin, bitümen (zift, petrolün ham hali), kalay buluntuları ve seramik parçaları M.Ö. 1800’lü yıllara erken Hitit yada Hurri dönemine tarihleniyor. Bitümen sadece Mezopotamya’da çıkıyor ve gemilerin su geçirgenliğini engelliyor. Uzak deniz ticareti bu sayede gelişiyor. Petrol sadece bu bölgede çıktığı için bitümenin başka bölgelere taş kalıp halinde ticareti yapılıyor. Kalay, Tunç Çağı başlangıcında altından bile çok değerli. Kazılarda küp içinde rastlanan kalay, figürinlerin çıktığı yerde bulundu. Kalayın da Asurlular tarafından ticaretinin yapıldığı biliniyor. Ayrıca bu yılki kazılarda aynı yerde 301 tane de ‘Unguanterium’ denilen kutsal su, merhem ya da parfüm için imal edilmiş küçük pişmiş toprak şişeler ele geçirildi. M.S. 5-6. yüzyıllar arasında üretilen bu küçük şişeler ilk defa bir kazıda bu kadar çok bir arada bulundu. 

Tanrıça ve tanrı
Küçükçekmece Gölü etrafında kazılar 2007 yılında yüzey araştırmasıyla başladı. Çalışma, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ve İstanbul Valiliği’nin maddi desteğiyle 2009’da Bakanlar Kurulu kararıyla Yrd. Doç. Şengül Aydıngün başkanlığında bilimsel kazılara çevrildi. Dört yılda İstanbul’un bilinmeyen pek çok önemli yapısı ile aydınlanmayı bekleyen konular gün ışığına çıkarıldı. 
Ancak bu yılki buluntular kazı ekibini bile çok şaşırttı. Bazilikal tipte bir dini yapının temelleri kazılırken bulunan Hurri tipi tanrıça heykelciği, 5.4 cm boyunda ve 14 gram. Demirden ve özel kalıpla üretildiği sanılan heykelcik yüzyıllar içinde korozyona uğramış. İkinci heykelcik ise 6.1 cm boyunda, 11 gram. Erkek tanrı heykeli de döküm tekniğiyle üretilmiş. 
Kapı eşiklerinde, yapı temellerinde, ocak altlarında ele geçen bu tür eserler yapı adak heykelciği olarak adlandırılıyor. İçlerinde nikel olmadığı belirlendiğinden meteor demiri değil, cevherden kazanılan demirden üretildiği anlaşılıyor. En erken örnekleri Güney Mezopotamya’da M.Ö. 3000 yıllarında Erhanedanlar döneminde ortaya çıktı. Bu gelenek M.Ö. 18. yüzyıl başına kadar devam etti. Türkiye ’deki kazılarda benzer örnekleri Güneydoğu Anadolu ’da Alalah, Tilmen Höyük ve Zincirli Oylum Höyük’te bulundu.
Bakan Çelik: Yeni bir sayfa açıldı

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik: Ülkemiz pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Üzerinde yaşadığımız topraklar tarih açısından oldukça bereketlidir. İstanbul’da Hitit izlerinin bulunması ve bunun ilk defa ortaya çıkması da bu açıdan bizi çok memnun etti. Kazılarda bulunan iki figürin Hitit ve Hurri dönemine ait. Bu izler bizi 4 bin yıl öncesine götürüyor. İstanbul’un aydınlanmayı bekleyen bir dönemini ortaya çıkarıyoruz. Gelecek yılki kazılar için daha da heyecanlanıyor ve umutlanıyoruz. Bu arkeolojik kazıların turizme de olumlu katkı sağlayacağından hiç kuşkum yok. Kazılara büyük önem ve destek veriyoruz. Bu yıl 30 milyon liranın üzerinde destek sağladık. Tarihi aydınlatan bu önemli çalışmalara desteklerimiz artarak devam edecek. Elde edilen yeni verilerle İstanbul’un ve Anadolu’nun kültürel derinliğinde yeni bir sayfa açılmış oldu. Bu heyecanı herkesle paylaşıyoruz.
Her yer çalılık ve ağaçlıktı

İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili: 2007 yılında yüzey araştırması için geldiğimizde her yer çalılık ve ağaçlıktı. Bu günleri göreceğimizi açıkçası ummuyordum. Ancak hocamıza güvendik, destekledik. Sayın Bakanımız ve Sayın Valimize teşekkür ediyoruz. Onların desteği ile İstanbul yeni bir tarihi yarımadaya kavuştu. Hurrilerin İstanbul’da izlerinin bulunması ve bunun bilim dünyasında ilk defa ortaya çıkması bu kazının ne denli önemli olduğunu ortaya çıkarıyor. Avrupa’da bulunan ilk izlerine ulaşmak büyük bir keşif. Gelecek yılki kazılar için daha da heyecanlanıyor ve umutlanıyoruz.
Kronolojik olarak karanlık bir dönem

Kazı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün: Biz 2007 yılında İstanbul’un tarihöncesi çağlar araştırmasına başladık. Çünkü Pendik’ten, Fikirtepe’den, Yarımburgaz’dan ve Marmaray kazılarından, ilk neolitik toplulukların yaşadıklarını biliyoruz. Bu toplulukların 1000-1500 yıl kadar izleri kalmış. Onların izleri kaybolduktan sonra ise M.Ö. 7. yüzyılda Yunanistan’dan gelen Megaralıların kurduğu Kalkedon (Kadıköy) ve İstanbul’un merkezindeki Bizantiyon kentlerini biliyoruz. Arada büyük bir kronolojik boşluk var. Yunanistan’da Mikenler, Akalar, Batı Anadolu’da Arzava, Orta Anadolu’da Hititler, Güneydoğu’ya doğru Hurriler, Asurlar, Mısır devletlerinin bulunduğu bir dönem M.Ö. 2000 ve bu döneme ait İstanbul’da hiçbir iz yok. Kronolojik olarak karanlık bir dönem var. Bulduğumuz iki figürin çok tipik erken Hitit ve Hurri dönemine ait diyebildiğimiz heykelcikler. İstanbul’da ilk defa bu döneme ait heykelcikler bulundu. Hitit izleri en batıda İzmir ve Troya’da ele geçmişti, Trakya’da ilk defa bulundu. İki figürinin yanında Mezopotamya kaynaklı M.Ö. 2000’li başka izler de görüyoruz. Özellikle bitümen topluluğu ele geçti, bazı kaplarda kalay bulundu. Butimen ham zifttir, Mezopotamya kökenli. Kalay da Asurlular tarafından Uzakdoğu’dan getirildi ve Anadolu’ya ihraç ettiler.