Keldânîler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Keldânîler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

SÜRYANİLER



Birileri valizlerini toplamış yavaş yavaş memleketlerini terk ediyorlar. Geride kalanlar ise sadece onlara el sallamakla yetiniyorlar, Anadolu geleneklerinden biri olan arkalarından su dökmeyi bile akıl edemeden. Evet Anadolu'nun en eski halklarından olan Süryaniler artık atalarının mezarlarını bir daha ziyaret edemeyeceklerini bildikleri, sokaklarında yalın ayakları ile düşe kalka koştukları bu coğrafyayı terk ediyorlar. Bu gidişi, coğrafyanın diğer halkları biraz içleri buruk ve gözleri yaşlı olarak seyrediyorlar ama sadece seyrediyorlar. Kim bu gidenler, birlikte yüzyıllardır aynı toprakları paylaştığımız, acılarımıza ortak ettiğimiz, birlikte güldüğümüz birlikte ağladığımız bu insanlar kim? Niçin memleketlerini terk ediyorlar, sırtlarında valizleri arkalarında bıraktıkları ağır anıları ile, niçin?

Süryaniler; ister Arami kökenden geldikleri, ister Asuri kökenden geldikleri kabul edilsin, genelde Mezopotamya'da yaşamış ve günümüzde azalarak yaşamaya çalışan semitik ırka mensup bir halk topluluğudur. Milattan önceki dönemlerde coğrafik bölgelerine göre Arami, Asuri; Hıristiyanlık döneminde de kiliselerine ve mezheplerine göre( özellikle 5. yy' dan sonra) Yakubi, Nasturi, Melkit, Maruni ve Keldani adları ile anılmış bir halk.

Milattan önceki dönemlerde birçok devlet ve beylik ( Akad, Asur, Babil devletleri ve Aram beylikleri) kuran proto-Süryaniler, tüm dünya kültür ve uygarlığın gelişimine unutulamayacak katkılar sağladılar. Toplumsal kanunların oluşturulması ( Hammurabi Kanunları, Orta Asur Kanunları), ticaretin geliştirilmesi ve geniş alanlara yayılması( Kayseri yakınlarındaki Kaneş gibi), yazının yaygınlaştırılması( çivi yazısının Anadolu'ya getirilmesi), bilim ve sanatta etkin olmuşlardır.

Süryaniler dünya coğrafyasında Hıristiyanlığı ilk kabul eden kavimlerden biri hatta ilk kavimdir; Hıristiyanlığın kökleşmesinde ve yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Antakya Süryani Kilisesi'nin çatısı altında siyasi ve coğrafi yönden ilk dönemlerde Süryaniler, batı ve doğu olmak üzere iki kola ayrılıyorlardı. Batı Süryanileri, Roma imparatorluğunun egemenliğindeki topraklarda( Suriye, Filistin, Lübnan ve Anadolu) yaşıyorlardı; ruhani yönden direkt Antakya Patriklik kürsüsüne bağlıydılar. Doğu Süryanilerinin oluşturduğu kilise ise, Perslerin egemenliği altındaki topraklarda( Mezopotamya, Irak, Azerbeycan, Türkistan, İran ve kısmen Hindistan) yaşıyorlardı. Bu kilisenin ruhani idaresi Antakya Patriklik Kürsüsüne bağlı ''Mafiryan( kotolikos)'' rütbesinde bir episkopos tarafından yürütülmekte idi. 5. yüzyılda İstanbul Patriği Nastur'un öğretisini benimseyenler merkezi Medain' de( İran topraklarında) kendilerine bağımsız bir merkez kurdular. Bu Süryanilerin mezhepsel ve dogmatik alanda ilk bölünmeleri idi ve Nasturiler ismini aldılar. 543'te de Melkit( Malkoye*) bağımsız patrikliği kuruldu. 7. yüzyılda Melkit Patriklik merkezinden bağımsız Maruni Patrikliği kuruldu, 13. yüzyılda Roma kilisesine bağlandı.1663 yılında Süryani Nasturi kilisesinden ayrılan bir grup, Roma kilisesine bağlanır ve ''Keldani Kilisesi'' ismini alırlar.

Süryanice; Sami dil aile grubuna giren, eski Aramice dilinin geliştirilmiş bir devamıdır. Türklerin tarih boyunca kullandığı 18 çeşit abece ve yazı dizgisinden birisi de Süryani alfabesidir. Bu dil bizzat İsa Mesih'in konuştuğu dildir Süryani bilginleri, teoloji ve edebiyat, felsefe, mantık, matematik, fen, tıp ve astronomi gibi bütün pozitif bilim dalları ile uğraş vermişler ve katkıda bulunmuşlardır. Özellikle Yunan uygarlığının Ortadoğu'ya getirilmesinde ve Arap dünyasının Yunan uygarlığını öğrenmesinde Yunanca ve Arapça'yı çok iyi kullanan Süryani bilim adamlarının rolü çok önemlidir. Tarihin en eski Üniversitelerinden biri olan Harran Üniversitesi Süryani kültür ağırlıklı bir okuldu. Tüm antik Yunan felsefesi ve edebiyatı önce Süryanice'ye ve daha sonra Arapça'ya çevrilmiştir. Aynı şekilde doğu felsefesi batıya anlatılırken yine Süryani din ve bilim adamları rol almıştır. Gerek İslam ve gerekse Hıristiyanlık alemi bu iletişim köprüsünü kuran Süryani kültürüne çok şeyler borçludur. Ancak bütün bunlara rağmen gerek Anadolu ve gerekse Hıristiyanlığın tarihi içerisinde Süryaniler hep mağdur bir konumda ayak sürüyerek varlıklarını devam ettirmeye çalışmışlardır.

Keldânîler





Keldânîler Hakkında Kısa Bir Bilgi

Tevrat'ta sözü edilen Keldânîler de Mezopotamya topraklarında yaşamış, başkentlerinin Babil olduğu bilinen çok eski bir etnik topluluk. Şu anda da nüfusları azalmakla birlikte bu bölgede varlıklarını sürdürmekteler. Tarihsel süreç içinde bir kısım Keldânîler, Doğu Hıristiyanlığının bir mezhebi olan Nasturîliği benimsemişler ve Nasturîler olarak da anılmaktalar. Bilinçli ya da bilinçsiz, bu ayırım zaman zaman gözden kaçırıldığı için Keldânî ve Nasturî isimleri aynı topluluğu tanımlamak için kullanılıyor. Oysa Keldânî terimi, etnik bir ayırımı belirtirken; Nasturî ise dinsel bir ayırımı belirtiyor. Nasturîler dışındaki Keldânîler ise Katolik kilisesine bağlı Hıristiyanlar. Bu topluluklara dair araştırmalar da esasen dinler tarihinin konusunu oluşturuyor.

Ülkemizde çok az tanınan Keldânîlerle ilgili olarak ilahiyatçı Kadir Albayrak tarafından kaleme alınan ve 1997'de Vadi yayınlarınca basılan"Keldânîler ve Nasturîler", yukarıda sözü edilen bu dinsel ayırımı inceleyen bir eser. Tarihsel süreçte Keldânîler'in orijinleri hakkındaki teoriler, dilleri ve dillerinin gelişimi, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonraki dönemdeki ibadetleri, inançları ve inançları nedeniyle uğradıkları ayrımcılığa değiniliyor. Kitapta Keldânî nüfusun Türkiye'deki ve dünyadaki dağılımına dair bilgiler de var. Türkiye'den başka, İran, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Rusya, Hindistan, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri. ve değişik birçok Avrupa ülkesinde de dağınık olarak bulunuyorlar. Türkiye sınırları içindeyse Diyarbakır, Mardin, İstanbul, Bitlis, Mersin, Maraş, Urfa, Siirt, Van Hakkari'de de yerleşik durumda bulunan Keldânî nüfus giderek azalmakta. Ayrıca yapılan sayımlarda mezheple ilgili soru sorulmadığı için Hıristiyan nüfus içinde değerlendirildiklerinden sayıların ne kadar sağlıklı olduğu da şüpheli. Osmanlı Devleti zamanında en fazla 80000 olduğu düşünülen Keldânî nüfusun 1. Dünya Savaşı'nda verdikleri bağımsızlık mücadelesi nedeniyle önemli ölçüde azalarak 40000 kişiye indiği sanılıyor. 1989'da Kuzey Irak'tan gelen göçle, pek çok Keldânî'nin de Türkiye'ye giriş yapığı biliniyor. Fakat, o günden bu güne Avrupa ülkelerine yoğun bir şekilde göçmüşler.

Keldânîler'in, matematik ve astrolojide gelişmiş bir kültür oldukları tarihi bilgiler arasında yer alıyor. Bu bilgilere göre, Keldânîler yılı 365 gün, 6 saat, 11 dakika olarak saptamış, yılı da ayın dönemine bakarak bazıları 29 bazıları 30 gün olmak üzere 12 aya bölmüş, ortaya çıkan altı saatlik farkı da 6 yılda bir 30 günlük bir ay ilave ederek gidermişler.

Tevrat'ta yer alan anlatımlar ve konuştukları dilin kökeniyle ilgili yapılan araştırmalar, Keldânîlerin geçmişleri M.Ö.2000'lere kadar uzanan Asur kökenli bir etnik topluluk olduklarına değgin en güçlü kanıtı oluşturuyor. M.S. 3. yüzyıldan başlayarak Hıristiyanlığın Mezopotamya'da yayılmasıyla birlikte Doğu Hıristiyanlığı'nın gelişimi de başlamış. Edessa (Urfa) din okuluna bağlı Hıristiyanlarla Roma-Bizans kilisesi arasındaki görüş ayrılıkları sonucunda 4. yüzyıl sonunda bir kısım Keldânîler, Nasturîliği benimseyerek Doğu Hıristiyanları arasında yer almışlar. Doğu Hıristiyanlığı içinde yer alan diğer mezheplerse Süryanilik ve Yakubilik. Burada kısaca Doğu Hıristiyanlığıyla Roma kilisesi arasındaki temel görüş ayrılığına değinmekte yarar var. İki kilise arasındaki görüş ayrılığı İskenderiye Kilisesiyle Antakya Kilisesi arasındaki İsa Mesih'in tanımlanmasında odaklanmakta. İskenderiye Kilisesi İsa Mesih'i Tanrı'nın oğlu ve Meryem'i de Tanrı'nın annesi olarak kabul ederken, Antakya kilisesinin takipçileri İsa Mesih'in Tanrı'sal karaktere sahip bir insan olduğunu savunuyorlar. Ayrılıkların giderilebilmesi için 431'de toplanan Efes Konsülü'nde de bir uzlaşma sağlanamayınca çeşitli karşıtlıkların ortaya çıkışı engellenemiyor. Bu arada yapılan baskılara ve Antakya Okulu'nun kapatılmasına rağmen Urfa okulu ve o da kapatıldıktan sonra Nusaybin'de Doğu Kilisesi'nin öğretileri sürdürülmüş. Zamanla Nasturîler daha sonra pek çok ülkeye yayılırlarken, Keldânîler'in bir kısmı da Roma'nın otoritesini kabul etmiş.

Keldânîler, Diyarbakır ve Mardin'de Kiliselerinin vakıflarını da kurmuşlar ancak, cemaatteki azalma nedeniyle bu kiliseler işlerliklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca İstanbul da Keldânîler'in göç ettiği bir şehrimizdir ve burada da bir vakıf kurulmakla birlikte yine cemaatin çok küçük olduğunu belirtmek gerekiyor. Nasturî inancına bağlı olan Keldânîler ve Katolik kilisesine bağlı olan Keldânîler'in ayin usullerinin de diğer Hıristiyan ayinlerinden farklılıklar taşıdığı bilinmekte. Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin dinsel kültürlerle de etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz.

Anlatılanlardan da anlaşılacağı ve diğer pek çok etnik ve dinsel kimlikler için de olduğu gibi Keldânîlerin kimlikleri günümüzde de araştırmacılar arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Tarihsel süreçte, Keldânîler, Hıristiyan olarak anılmış, Araplar ve Kürtler tarafından dışlanmış, Oysa ki tarihte yine bu bölgede yaşamış olan Yezidiler ve Keldânîlerin Kürtler tarafında dışlandıklarına ve baskılarla karşılaştıklarına dair yorumlar var. Son yıllardaysa bölgedeki bağımsızlık iddiaları nedeniyle değişik etnik ve dinsel kültürleri Kürt olarak nitelendirmeye yönelik yoğun çabalar var. Göç etmeyi kolaylaştıran bu iddialar da bu topluluklar arasında ilgi görüyor.