hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2017 Çarşamba

KÜÇÜK ÜLKENİN BÜYÜK SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU Hollanda

Anavatandan 40 misli büyük topraklarda tatbik ettiği sömürgecilik, Hollanda’nın hümanist mazisine gölge düşürdüğü gibi; şimdilerde bu ülkede yükselen faşizm, hayret ve endişe ile takip edilmektedir.
Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhur Hollanda’ya Osmanlılar, Felemenk (Flaman Ülkesi) derdi. Flamanlar, bir Cermen kavmidir. Avrupalılar ise Alçak Ülkeler (Fl.Nederland, İng.Netherlands, Alm.Niederlande, Fr. Pays-Bas) diye anar. Zira ülkenin büyük kısım deniz seviyesinden aşağıdır. Kanallar ülkesidir. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak, işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır. 
Hollanda, memleketi meydana getiren eyaletlerden yalnızca birisi ve en zenginidir. Ancak uzun zamandır ülkenin kalbi mesabesinde olduğu için İngiliz ve Almanlar, bu ismi kullanmıştır. Eskiden Aşağı Lotharingia denen ülkeye XI.asırda Hollanda kontu hâkim olunca, Hollanda tabiri ortaya çıktı.
 
Endonezya Prensi Dipo Negoro'nun Hollanda Generali De Kokck'a teslim oluşu - Nicolaas Pieneman'ın tablosu
Seçilmiş krallar
Felemenk eyaletleri, uzun zaman Habsburg İmparatorluğu’na bağlı yaşadı. Protestanlık yayıldı. Katolik Alman imparator, bu yeni mezhebi önlemeye çalıştı. Yüzbinlerce Flaman, meydanlarda yakıldı. Yine de Protestanlık Hollanda’da yerleşti. Belçika ise Katolik kaldı. Artık Habsburglar ülkeyi elde tutamadılar. 1581’de Birleşik Eyaletler adıyla müstakil oldu. 7 eyalet, devlet başkanını (sthathouder) seçerdi. Umumiyetle bu kişi Nassau-Orange hanedanından olurdu. Bugün de kral, bu ailedendir.
Hollanda kısa zamanda büyük devletler arasına girdi. 1713’e kadar da böyle tanındı. Nüfusun yoğun olduğu bir yerdi. Amsterdam 1590’a doğru 190 bin nüfusla Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biriydi. Deniz ticareti, bankacılık, mücevhercilikle zenginleşti. İstiklalini biraz da bu sayede elde edebildi. Amsterdam, Avrupa’nın borsası oldu. Amsterdam Bankası, Batı Hind Kumpanyası ile beraber, adeta devlet içinde devlet gücü kazandı. Hollanda korsanları, 1623-1636 arasında 545 İspanyol gemisini vurup, İspanya’ya ağır bir darbe indirerek mahvını hazırladılar.
Hollandalılar, Amerika’ya ilk gidenlerdendir. New York’un adı, eskiden Nieuw Amsterdam idi. Japonya’ya ilk ayak basan beyazlar da Hollandalılardır. Asya’da Portekizlilerin yerini aldılar. Güney Amerika’daki Surinam (Hollanda Guyanası), bunun kuzeyindeki Hollanda Antilleri, Güney Afrika’da Cape, Asya’da Seylan ve Endonezya adaları Hollanda sömürgesi oldu. 1700’de anavatan 32 bin km2 ve nüfusu 1,7 milyon iken iken; sömürgeleri, 1 milyon km2 ve 7,5 milyon nüfusa sahipti. Nüfusundan fazla sömürge sahibi olan ilk Avrupa devletidir.
 
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin gemisi. Sağda Endonezya'da Hollanda sömürge askeri (1910)
Amsterdam-İstanbul hattı
Hollanda-Türkiye münasebetleri 1612’de Sultan I. Ahmed’e gönderilen sefir Cornelis Haga ile başlar. Ama daha evvel Osmanlılar, İspanyol Armadası’nı mağlubiyete uğratarak, hem İngiltere’ye, hem Fransa’ya, hem de Hollanda’ya rahat nefes aldırmıştı. Bu sebeple her üçü, varlığını biraz da Osmanlılara borçludur. Aksi takdirde burada İspanyol hâkimiyeti kaçınılmazdı.
Hollanda’da İspanya’ya karşı isyanın başladığı 1567’de isyanın lideri Willem Orange, Osmanlı padişahı Sultan II. Selim’den yardım istemişti. Padişah, ‘düşmanının düşmanına’ yardım vaadinde bulunmuş; ama 1571 tarihli İnebahtı Bozgunu buna imkân vermemişti. O sıralar ‘Liever Turks dan Paaps’ (Katolik olmaktansa, Türk olmayı tercih ederim) sloganı popüler olmuştu. Hatta bazı Hollandalılar, şapkalarına bu sloganın yazılı olduğu hilal şeklinde madalyonlar iliştirirdi.
Zeki elçi Haga, padişahın hocası meşhur mutasavvıf Aziz Mahmud Hüdai’yi ziyaret ederek, itimadını kazandı. Bunun vasıtasıyla padişahla görüştü. Felemenk’e ticari imtiyazlar koparmaya muvaffak oldu. Cebelitarık’tan itibaren tüm Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Anadolu, Balkanlar, Ege Adaları, Karadeniz ve Kırım gibi Osmanlı coğrafyasında Hollanda gemileri kendi bayrakları altında ticaret yapabilecekti. İstanbul’daki İngiliz, Venedik ve Fransız sefirleri, bunu engellemeye çok çalışmışlarsa da muvaffak olamadılar. Zira Hollanda’nın himayesinin, Osmanlı dış politikasına yardımcı olacağını düşünen Sadrazam Halil Paşa, Haga’nın sağlam bir koruyucusu idi.
Akdeniz Ticareti
Bu imtiyazlar, Hollanda’ya Akdeniz’de canlı bir ticaretin kapısını açtı. Halep, İskenderiye, Kıbrıs, Mora, İnebahtı, Eğriboz, Mezistre, Venedik, Cenova, Zante, Livorno ve Sicilya’da peş peşe konsolosluklar kuruldu. Ticaretin diplomatik altyapısı hazırlandı. Bu imtiyazlar, Hollanda’ya siyasî bir güç kazandırdı. Hollandalılar, İstanbul ile iyi münasebetleri sayesinde, Avusturya ve Rusya savaşlarında, arabuluculuk vazifesini üstlenmişlerdir.
1620 yılında 200’den fazla Hollanda gemisi Akdeniz’de faaliyet gösteriyordu. 1625’te Akdeniz Ticaret ve Seyrüsefer Müdürlüğü (Dutch Levant Company) kuruldu. Bu devir, Hollanda’nın Altın çağı kabul edilir. Hindistan yolu bu vesileyle Hollandalılara açılmıştır.
             Hollanda Doğu Hindistan'ında kahve işçileri 1900'ler
Maziye düşen gölge
Hollandalıların hayat tarzında, inanç ve bilginin mantıklı bir birleşimini aksettiren Hollanda hümanizmi ciddi bir tesir yapmıştır. Rönesans’ın mimarlarından Erasmus’un vatanı Hollanda şehirlerinde, tarih boyunca nisbî bir tolerans ve hürriyet hâkim oldu. Siyasî ve dinî baskılar sebebiyle yurtlarından ayrılan çok kişi ve topluluklar Hollanda’ya sığındı. Bu hareket, XX.asırda da sürdü. Şimdi nüfusun %2’si Türk, %2’si Faslı ve %2’si Endonezyalıdır.
Bütün bu mazisine rağmen, sömürgecilik furyasına kapılmaktan kurtulamadı. Bir yandan sömürgelerini demiryolu ve saire ile imar edip hayat standartlarını yükseltmeye çalışırken; medeniyet misyonu adı altında sömürgeciliği meşrulaştırma çabasına girişti. Bu meyanda en büyük sıkıntı Endonezya’da yaşandı. Öteden beri müstakil sultanlıklar halinde yaşamaya alışmış Cavalıların isyanları kanlı bir şekilde bastırıldı. 1873’te başlayan ve 1903’e kadar devam eden Açe isyanında, yerli halktan çoğu sivil 70 bin kişi öldü.
 Endonezya'da bir Hollandalı Aile
Halifenin yardım eli
İstanbul, el altında Açelilere destek olmaya çalıştı; ama ekonomik ve politik zorluklar, buna tam manasıyla imkân vermedi. Hollanda, bu büyük kıtayı elinde tutacak askeri güce sahip eğildi. Bunun için mahalli halkla işbirliği yapması gerekiyordu.  Belli başlı kabileleri para ve başka yollarla elde etmeye çalıştı. Bir yandan da halkın, dünya Müslümanları ve bilhassa Hilafet merkezi İstanbul ile irtibatını kesmeye çalıştı. Endonezyalı Müslümanların hacca gidişi yasaklandı.
XX.asırda sömürgelerinin hepsini kaybetti. Şimdi elinde sadece Hollanda Antilleri kaldı. Avrupa’nın bu küçük ülkesinin, anavatandan 40 misli büyük topraklar üzerinde kurduğu sömürge imparatorluğundaki politikası, hümanist mazisine gölge düşürdüğü gibi; şimdilerde bu ülkede yükselen faşizm, hayret ve endişe ile izlenmektedir.

25 Nisan 2015 Cumartesi

çareyi Türkiye'de buldu

Hollanda'da yaşayan 50 yaşındaki Namiye Er, safra yollarında tıkanıklık tespit edilince pek çok doktora başvurdu. Ancak doktorlar safra yollarındaki tıkanıklığın açılamayacağını, ilaç tedavisi verilebileceğini, ilaç tedavisi verildiğinde de ömrünün sınırlı olduğunu belirtti. Yapılan tetkiklerde safra yollarında tümör olduğu söylenerek ameliyata karar verilse de tümörün çok ileri olması sebebiyle ameliyattan vazgeçildi. Çaresizce kendi imkanlarıyla araştırma yapmaya başlayan Er, Türkiye'de safra yolu kanserinin İzmir Üniversitesi Tıp Fakültesi Medicalpark Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ünal Aydın tarafından tedavi edilebildiğini öğrendi. Er, Türkiye'de tedavi şansının olduğunu doktorlarına açıkladığında ise, "Türkiye'ye gitmene gerek yok. O zamanını evde çocuklarınla geçir, az bir ömrün kaldı" cevabını aldı. Doktorlarını dinlemeyip Türkiye'ye gelen ve Doç. Dr. Ünal Aydın'a başvuran Naime Er, yapılan ön tetkiklerden sonra ameliyat şansı verilebileceğini öğrendi. Başarılı bir ameliyatla safra yollarındaki tümör ve tıkanık bölge çıkarılarak ince bağırsaktan yeniden safra yolları yapılan Er, taburcu edilerek Hollanda'ya döndü.

"MASADA KALIR DEDİLER"
Yaşadıkları süreci anlatan Namiye Er'in oğlu Harun Yıldırım, "Hollanda'da annemi ameliyat etmek için aldıklarında karın içerisindeki tümörün yayıldığını, organların birbirine yapışık olduğunu söylediler. Bu nedenle ameliyatın çok riskli olduğunu, ameliyata devam ederlerse masada kalma ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirttiler. Ünal Hocayı internetten araştırdık, kendisine güvenip Hollanda'dan geldik. Sağ olsun güvenimizi boşa çıkarmadı. Annem bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde eski günlerine geri döndü. Artık gülümsüyor, en önemlisi hayata umutla bakıyor. Ünal Aydın ve ekibine verdiği hizmet için teşekkür ediyoruz" dedi.

13 Ocak 2015 Salı

'PKK kalıcı ateşkes ilan ederse hayal kırıklığı yaratır' o... öyle demis


Diyarbakır'da yaşayan Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink terör örgütü propagandası yaptığı gerkeçesiyle geçen hafta gözaltına alınmış, ardından serbest bırakılmıştı. Bu  olayı Türkiye'deki ve yurtdışındaki bazı kesimler gazetecilere baskı şeklinde lanse etmişti.
 
İşte o gazetecinin 5 Aralık 2014'de bir internet sitesinde yayınlanan yazısı 'PKK kalıcı ateşkes ilan ederse hayal kırıklığı yaratır' başlığını taşıyor.
 
Yazısında ''PKK’nin Türkiye’yi hala rehin tutan bu açık insan hakları utancına son verilmeden kalıcı ateşkes ilan etmesi beni hayal kırıklığına uğratır'' diyerek açıkça AB hukukunu da çiğneyen Geerdink acaba bu yazıyı Avrupa'da faaliyet gösteren bir terör örgütü için yazsaydı AB ne derdi? Çünkü AB hukukuna göre terör örgütlerini öven, savunan her türlü yazı suç sayılıyor.
 
İşte 5 Aralık 2014 tarihli o yazı;
 
Bugünlerde bir kez daha Ankara, İmralı ve Kandil arasında yoğun bir trafik var. Ve medyayı heyecanlandıran konu da, görünüşe göre, silahsızlanma.
 
Kürt hareketi ve hükümet PKK’nin silah bırakması konusunda bir anlaşmaya mı varmaya çalışıyor? Öcalan birkaç gün önce, ihtilafa aylar içinde çözüm bulunabileceğini söylediğine göre Newroz’da yeni bir çığır açıcı konuşma yapmaya mı hazırlanıyor? Kalıcı ateşkes mi ilan edecek?
 
Doğrusu, böyle bir adım atması beni hayal kırıklığına uğratırdı.
 
Öcalan’ın Newroz 2013’te yaptığı bir önceki çığır açıcı konuşmayı hatırlıyorum. Bu konuşmayı anlamlandıramadığımı ve Diyarbakır’daki Newroz alanında, ‘Yani şimdi ne oldu?‘ diye düşünerek dolandığımı hatırlıyorum. Etrafımdakilere şaşkınlık içinde, ”Bunun sebebi ne? Bu adımı destekliyor musunuz?” diye soruyordum.
 
Barış, kim için ne anlama geliyor?
 
Ve, ”Evet, destekliyorum” yanıtını aldığımda, şu soruyu yöneltiyordum: ”Yani yaklaşık bir ay önce silahlı mücadeleyi destekliyordunuz ama şimdi bunun bitmesini, hatta PKK’nin Türkiye’den çekilmesini mi destekliyorsunuz? Fikrinizi değiştiren ne oldu?” Çoğu kişi liderin konuşmasındaki bazı sözcükleri tekrarlıyor ve ağzı kulaklarında, ”Barış istiyoruz” diyordu.
 
Tabii ki bu ülkede herkes barış istiyor. Yani, çoğu kişi… Yıllar evvel ülke içi bir uçuş sırasında, barışla ilgilenmeyen, koyu milliyetçi bir adamla sohbet etmiştim. Türk kanının, her zaman olduğu gibi, anavatan için akmaya devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Zihinsel olarak midem bulandı. Yine de o zamandan beri kendime bu adamın bir istisna olduğunu, bu ülkedeki insanların ezici çoğunluğunun, tabii ben de dahil, barış istediğini söyleyip duruyorum.
 
Peki barış ne anlama geliyor? Belki de Türkiye’deki birçok kişi için barış 1984’te, PKK ilk saldırılarını düzenlediğinde bozuldu. Bazılarına göreyse barış muhtemelen çoktan sağlandı. Zira PKK orduya saldırı düzenlemekten kaçınıyor ve artık askerler eve tabutlar içinde dönmüyor.
 
‘Onurlu bir barış’
 
Fakat Kürt hareketi için barışın başka bir anlamı var. Ahmet Türk’ün o güzel ifadesiyle, ‘onurlu bir barış‘ istiyorlar.
 
Böyle bir barış, sadece silahların susmasından ibaret değil; aynı zamanda, Türkiye’deki her vatandaşın kimliğini sonuna kadar yaşayabilmesi ve insan haklarına saygı duyulması anlamına geliyor. Kürt hareketinin ‘barış‘ yerine ‘adalet‘ sözcüğünü kullanmasını isterdim. Zira bu, ne istediklerini daha açık bir biçimde ifade ederdi.
 
Bu ülkede adalet olsaydı, silahlı bir mücadeleye gerek kalmazdı. 2013 Newroz’unda bu kadar şaşırmamın sebebi de buydu: Adalet Türkiye’ye çok uzaktı ama Öcalan buna rağmen silahlı mücadelenin geçmişte kaldığını ilan etmişti. Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, Öcalan’ın ‘konuşma vaktinin geldiğini‘ söylediğini aktarıyordu. Kendime Öcalan’ın, Erdoğan hükümetine, kalaşnikofları kenara bırakma vaktinin geldiğini düşünecek kadar güvenmesinin sebebini sormuştum.
 
Bu soru üzerine, Kandil’deki KCK üyesi Rıza Altun dahil, birçok kişiyle konuştum: Erdoğan AKP ve Erdoğan’a niçin güveniyordu? Nihayetinde, AKP’nin ilk yıllarındaki eform yılları 2013’te çoktan geride kalmıştı ve Erdoğan’ın otoriter eğilimleri her zamankinden daha görünür hale geliyordu.
 
Mesele Erdoğan değil, ‘konuşan’ kişi
 
Altun bana, meselenin güvenle ilgili olmadığını anlattı. PKK’nin geçmişindeki bir dizi ateşkese uyduğunu ve iktidarda her kim olursa olsun konuşmaya istekli olması halinde barış sağlamaya bağlı olduğunu anlattı.
 
20 yıl önce bu kişi Turgut Özal’dı, şimdi Erdoğan. Şu anki görüşmeler temelde, Özal’la 1990’ların başında yapılanların devamıydı. Dolayısıyla PKK Erdoğan’a güveniyor değildi; sadece, şu an muhatap oldukları kişi oydu. Ateşkes veya çekilme gibi cesur bir adım atmanın, demokratikleşmeyi daha da ilerletmesi umuluyordu.
 
Türkiye, PKK’nin ilk günlerinden bu yana çok değişti ve bu bağlamda, Öcalan’ın niçin mücadeleyi silahsız biçimde devam ettirme çağrısı yaptığını anlamak mümkün.
 
1980 darbesi ve ardından gelen yıllardaki yoğun baskı, parlamemtoda herhangi bir şeyin herhangi bir şekilde değiştirilmesi yönündeki herhangi bir ihtimalin önünü tıkadı. Bu küçük grubun, Kürtlerin hiçbir zaman barış içinde yayaşama şansını bulamadığı bu cumhuriyette niçin silaha sarılmaktan başka yol bulamadığını tahayyül edebilirsiniz.
 
Fakat Türkiye son 30 yılda değişti. Bugünün Türkiye’sinde, halkların hakları için mücadele eden silahlı bir grup ortaya çıkmazdı.
 
Peki bu, aynı zamanda, sıranın bir sonraki adımda ve silahları tamamen bırakmakta olduğu anlamına mı geliyor? Ben böyle düşünmüyorum. Gültan Kışanak’ın birkaç yıl önce benim de katıldığım bir basın toplantısında söylediği gibi, ”Silahlı bir grubun, ihtilafın diğer tarafı bazı tavizler vermeden silah bıraktığını gördünüz mü?” Ve Leyla Zana da birkaç yıl önce şöyle demişti: ”Silahlar Kürtlerin sigortasıdır. Kürt sorunu var olduğu müddetçe, silahlar Kürtler için bir garantidir.”
 
PKK ‘desteği’ hala lazım
 
Ve o garanti, bence hala gerekli. Çok şey değişti ama o değişikliklerin hepsi, vatandaşlar yerine devleti korumayı amaçlayan otoriter ve askeri Anayasa’ya uyuyor. Bu Anayasa aynı kaldıkça, anadilde eğitim ve ademi merkeziyetçilik gibi temel değişiklikler hayata geçirilemez. Bu değişikliklerin anayasada kök salmaması, herhangi bir zamanda geri döndürülebilecekleri anlamına geliyor. Bir tür desteğe ihtiyaç duyulmasının nedeni de bu. Ve Kürtler için o destek, PKK demek.
 
Bu arada, bunların hiçbiri benim bir PKK destekçisi olduğum anlamına gelmiyor. Bir gazeteci olarak, PKK’nin niçin var olduğunu, niçin şiddete başvurduğunu, niçin bu şekilde geliştiğini anlamaya çalışıyorum.
 
Benim odak noktam esasında Kürt haklarından ziyade genel olarak insan hakları. İnsan haklarını hem Kürtler, hem de tüm Türkiye için garanti altına almanın PKK’nin da odak noktası olduğuna inanıyorum.
 
Dolayısıyla, genelde bakış açılarına katılıyorum. Fakat bir gazeteci olarak, hakkında yazdığım hiçbir grubu desteklemiyorum.
 
Ya bir lideri takip etmek? Beni tanıyanlar, bunun için fazla dikkafalı olduğumu bilir. Bir keresinde bir Hollandalı Kürt arkadaşım, Diyarbakır’daki bir gösteride önümüzde Öcalan bayrağı tutarak fotoğraf çektirmek istedi. Bu mümkün değildi!
 
Hayal kırıklığı
 
Şu an PKK ve barış süreçleri hakkındaki bildiklerimden yola çıkarak, yakın zamanda kalıcı ateşkes ilan edileceğini düşünmüyorum. Herhangi bir barış sürecinde önce hakların garanti altına alınması, sonra silahsızlanma gelir.
 
PKK’nin Türkiye’yi hala rehin tutan bu açık insan hakları utancına son verilmeden kalıcı ateşkes ilan etmesi beni hayal kırıklığına uğratır. Çünkü bu, insan haklarının PKK için esasında o kadar da önemli olmadığı, hatta Kürtlerin bir tür sigortaya ihtiyaç duyduğu fikrini bile geride bıraktığı anlamına gelir.
 
Bunca yıldır konunun üzerine eğildikten, Kürtler ve Türklerin yanı sıra meslektaşlarım ve akademisyenlerle konuştuktan, elime geçen her şeyi okuduktan sonra hala PKK’nin ne olduğunu anlamamış olacağım için, böyle bir durumda, kendimi de hayal kırıklığına uğratmış olurdum.

12 Eylül 2014 Cuma

Dilekce almiyoruz !!!:))

Yasa gereği her dilekçeye cevap vermek zorunda olan ve yanıtlamadığı her dilekçe için 260 euroya kadar ceza ödemek zorunda olan Karaşahin'in iki yıl içine belediyeye maliyeti yaklaşık yarım milyon euroyu buldu. Şimdi Hollanda, mahkemenin Karaşahin'e koyduğu dilekçe sınırlamasını konuşuyor.
Adı Mustafa Karaşahin. Kayserili. Hollanda'nın Dordrecht şehrinde yaşıyor. Yasaların verdiği demokratik hakkını kullanarak kızdığı belediyeye günde ortalama 70 dilekçe gönderip bilgi istiyor. Son iki yılda 3 bin 500 dilekçe yazdı. Dordrecht Belediyesi, Karaşahin'in dilekçelerine cevap veremez duruma geldi. Her dilekçeyi cevaplandırmak için belediyenin en az üç kişiyi görevlendirmesi gerekiyor. Zamanında cevaplandıramadığı her dilekçe için de Karaşahin'e tazminat ödemek zorunda.
CEZA KAVGAYLA BAŞLADI
Belediye ile Karaşahin'i karşı karşıya getiren olay ise 2009 yılında Karaşahin'e kesilen para cezası oldu. Dordrecht Belediyesi, Karaşahin'in kiraya verdiği binalarında kiracıların gürültü yapması ve binalarda yangına karşı yeteri kadar önlem alınmaması gerekçesiyle para cezası kesti. Kendisine haksız yere ceza kesildiğini savunan Karaşahin, ödeme yapmadı. Belediye mahkemeye başvurdu. Geçen sürede faizle birlikte 300 bin euroya yükselen cezanın tahsili için 19 binasının icra yoluyla açık artırmaya çıkarılıp satılmasına kızan Karaşahin intikam almak amacıyla belediyeyi dilekçe terörüne tuttu. Hürriyet'e konuşan Karaşahin 'Onlar beni küçümsedi. Onları kendi silahıyla şimdi vuruyorum' dedi.
3 BİN 500 MEKTUP
İki yıl içinde belediyeye tam 3 bin 500 dilekçe gönderen Mustafa Karaşahin, önceleri günde 100 dilekçe gönderirken şimdi günde ortalama 70 dilekçe yazıyor. Hollanda yasaları, bilgi almak amacıyla vatandaşın gönderdiği dilekçeleri dört hafta içinde cevaplandırmasını zorunlu kılıyor. Zamanında cevaplandırılamayan dilekçeler için ise bin 260 euroya kadar tazminat öngörülüyor. Belediye yetkilileri Karaşahin'in dilekçeleri cevaplandırabilmek için belediyenin iki veya üç kişiyi tam gün görevlendirmesi gerekiyor. Mektupların belediyeye maliyeti yılda yaklaşık 500 bin euroyu buluyor.
ÜÇTE İKİSİ ONUN
118 bin kişinin yaşadığı şehirde belediyeye gelen taleplerin üçte ikisinin Karaşahin'e ait olduğunu söyleyen Belediye Sözcüsü Mark Benjamin 'Taleplerin büyük bölümü onu hiç ilgilendirmiyor bile. Kimi soruları da hiç cevap bile gerektirmiyor. Kimileri de ciddi arşiv araştırması gerektiriyor. Kimileri de hukuki bilgiler olduğu için uzmanlara sormak lazım' dedi. Karaşahin gönderdiği dilekçelerde bazen 42 numaralı binada kim oturuyor, bu binada kaç kişi kayıtlı, hangi koşullar altında restoran açmaya izin veriyorsunuz veya 32 numaralı binada yeteri kadar yangın önlemi alındı mı, kentte kaç kişi üniversite mezunu, kimlerin diploması var gibi sorular yer alıyor.
Mustafa Karaşahin belediye önünde üzerine giydiği beyaz tişörte Hollanda Anayasası'nın
birinci maddesinde yer alan 'Yasalar karşısında herkes eşittir' kuralını yazarak eylem yaptı.
'CEZAEVİNDEN DE YAZARIM'
Karaşahin ise kendini şöyle savunuyor:
"Belediye beni küçümsedi. Evlerimi icrayla satacakları zaman ben kendilerine 'İcrayla satmayın. Aramızda husumet çıkar' dedim. Onlar ciddiye almadı. Bana 'Sen Dordrecht Belediyesinden daha büyük değilsin' dediler. Ben de onlara 'Siz de hukuktan güçlü değilsiniz' dedim. Yasaların bana verdiği hakkımı kullanıyorum. Bugün mahkemem vardı. Bu yüzden dilekçe yazamadım. Ancak tekrar yazmayı sürdüreceğim. Mahkeme bana günde iki dilekçe sınırlaması koydu. Günde ikiden fazla yazdığım dilekçe için bana bir gün hapis cezası vereceklerin söylediler. Ama hapisten korkmuyorum. Cezaevinden de yazarım. Orada yazmak için daha çok zamanım olur. Belediye memurları tembel oldukları için dilekçelerime zamanında cevap yazamıyorlar. Bu yüzden 10 bin euro tazminat ödediler. Ben kimsenin önünde diz çökmem. Belediyenin önünde de pes etmem. Kanunun verdiği hakkımı kullanacağım."
BELEDİYE DAVA AÇTI
Karaşahin'in dilekçelerinden bıkan belediye çare olarak mahkemeye başvurdu. Mahkemeden, Karaşahin'in dilekçe yazma sınırlaması kararı çıkartan belediye yine de rahat nefes alamadı. Çünkü Karaşahin, mahkeme kararına rağmen dilekçe göndermeyi sürdürdü. Mahkeme'nin Karaşahin'e önce günde 10, ardından da iki dilekçe yazma sınırlaması getirmesi ise Hollanda'da yeni bir tartışma başlattı. Kimi hukukçular mahkemelerin vatandaşların kamu kuruluşlarıyla iletişimine sınırlama getiremeyeceğini savunuyor. Bu görüşü savunanlardan İdare Hukuku Uzmanı Aline Klingenberg 'Kimse vatandaşın yetkililerle iletişim kurmasına engel olamaz' dedi