19 Mayıs 2015 Salı

Kazım Karabekir'İn Gözüyle Yakın Tarihimiz


"19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım…"

Kazım Karabekir Paşa İstiklal Savaşı'nın bugüne kadar göz ardı edilen, gösterilmeyen, yazılmayan taraflarını inceliyor. Tarihe yeni bir gözle bakmak isteyenler için muhteşem bir araştırma...

İnkılap tarihlerimizin neden “Tarih” sıfatını hak etmediğini anlamak için Kâzım Karabekir Paşa’nın hayatına bakmak yeterli olacaktır. Sadece bir kaç fersiz cümlede geçer ismi. Resmi bile son yıllara kadar ders kitaplarında hemen hiç yer almazdı. Hatta bazılarına kalırsa “rejim düşmanı, Hilafetçi ve hain”di. İyi ama ne yapmıştı Paşa bu hakaretleri hak etmek için?

Karabekir Paşa’nın askeri ve siyasi hayatında haksızlıklara uğraması yetmiyormuş gibi, tarih kitaplarından da emekleri silinmişti. Doğu Cephesi’nde zafer üstüne zafer kazanarak makûs talihimizi yenen Paşa, Sevr’i yırtan ilk antlaşmanın altına imza atmıştı. Savaş sonunda adına “Şark Arslanı” diye posterler basılıyor, özellikle Doğu’da savaşın gerçek kahramanı sayılıyor, adı efsaneleşiyordu.

Ne olduysa savaş sonunda oldu ve Karabekir önce ordudan uzaklaştırıldı, derken Meclis’te mücadele ederken görüldü, sonra partisi kapatıldı ve ertesi yıl İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılandı. Gözetim altında tam 13 yılını geçirdi. İstiklal Savaşı’nı birlikte başlattığı ve en zayıf anında “Emrinizdeyim Paşam” diye desteklediği Mustafa Kemal Paşa ve çevresine eserleriyle muhalefet etti.

İstiklal Savaşı’nı kardeşlik duygularıyla bağlı bir kadroyla vermiştik. Ancak asıl savaş bundan sonra başlamış, iktidar rüzgârı, İstiklal Savaşı’nın İlk Beş’inden 4’ünü idam sehpasının önüne fırlatmıştı. Suçları neydi? Muhalefet etmek. Peki savaşı esaretten kurtulmak için yapmamışlar mıydı? Şimdi de hem kendi haklarını, hem de milletin haklarını savundukları için darağaçlarının gölgesinde bir hayata mahkûm ediliyorlardı.

İşte herkesin sustuğu bir zamanda Karabekir tek başına muhalefet bayrağını açtı ve basının önüne çıktı. İstiklal Savaşı’nı sanki sadece Mustafa Kemal Paşa yapmış gibi anlatılıyordu. Oysa Karabekir Paşa diyordu ki: “Onu Anadolu’ya gelmeye ben ikna ettim. Hatta bir ay önce, 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım…”

MUSTAFA ARMAĞAN, Karabekir’in 1918-1922 dönemini kendi ağzından aktarıyor. Yıllardır susturulmuş olan Paşa’yı konuşturuyor. Onun gözüyle tarihimizi sarsan 4 yılın hikâyesini yazıyor. Konuşan ne de olsa bir kahramandır. Kahraman olmayanlara düşen ise onu saygıyla dinlemektir, diyor.

Kazım Karabekir'in dilinden:
...
İddialarımı şöyle sıralayabilirim:
   İstiklal Savaşı yapma fikrini ilk önce ben ortaya attım. Bunun siyasi ve askeri esas planlarını ben tespit ettim.
   İlk olarak da 29 Kasım 1918 Cuma günü İstanbul Zeyrek'te ağabeyimin Süleymaniye Camii'ne nazır evinin bahçesinde bu meseleyi yakın dostum İsmet Bey'e açtım. Kendisiyle tartıştık. İsmet Bey bana şöyle yakınıyordu:
    '' Gördün mü Kazım? Her şey mahvoldu. Vaktiyle gördüğün gibi bizi savaşa sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki batıracaklar ve hayatımızla didişeceğiz. Fakat benim hiç bir ümidim kalmadı. Ben kararımı söyleyeyim mi Kazım? Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim,Kazım ağa , İsmet Ağa olalım. Hayatımızı çiftçilikle sürdürelim.''

     Ben de kendisine '' İsmet ne söylüyorsun? '' dedim. ''Zannediyor musun ki bizi yaşatacaklar? Ermeniler,Rumlar doğudan batıdan Türkü boğacaklardır. Bırak ki benim bir tarla alacak param yok. Fakat olsa da ayaklar altında zillet içinde ölmektense milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namuskârane ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı bize ? ''

     İsmet şöyle cevap verdi:
  '' Kazım sen ne diyorsun? Sen durumu bilmiyorsun. Ordularımız mahvoldu. Boğazlara itilaf devletleri hakim, bütün güney sınırlarımız açık bir halde. Asıl felaket bizim içimizden Kazım! Tasfiye yapacaklar, tasfiye ! Anlıyor musun? Bugün savaşta kazandığın paşalığı alacaklar, bir belki de iki rütbe kaybedeceksin. Artık bize herşey düşman.(1)  Ben çok düşündüm. Neyimiz varsa birleştiririz, ne mümkünse alırız. Kazım ağa, İsmet Ağa ... Ben başka türlüsünü göremiyorum Kazım. Sen de bir iyi düşün.''

    Cevabım gayet netti :
'' İsmet , ben kararımı verdim. Bütün bu gemileri vaktiyle Çanakkale'den içeri sokmamıştık. Bunları gözünüzde büyütmeyin. Benim gözümde bostan korkuluğundan farkları yok. Biz ölümü göze alınca merak etme hepsini yine dışarı atarız. Milletin mahvolduğunu görmek zilletine düşmektense yaşadığını görerek ölmek daha Türk'e yakışan bir davranış olur. Ben dün boğazdan geçerken yemin ettim : Tek başıma bile kalsam veya tek dağ başı bile kalsa , silahımı ve üniformamı kimseye vermeyeceğim. Azim ve tedbirli her ümide yol açar. Durumu sen de anlarsın.''



...

M.Kamal ın Gayesi Saltanatı ve Hilafeti Üzerine Almaktı

 Büyük Zafer'den sonra saltanat kaldırılmış, hilafet ise yine Osmanlı hanedanında bırakılmıştır. Bu fikir de bana ait olup 1922 Ekim'inde trenle Ankara'dan Bursa'ya seyahat ederken Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya bizzat ben teklif etmiştim. Hatta o sırada Refet (Bele) Paşa da vardı.
   Mustafa Kemal Paşa'nın o zamanki gayesi ise hem saltanat hem de hilafeti kendi üzerine almaktı. Bunu önce saltanatı yaşı küçük bir şehzadeye verip kendisi 'naib ' olmakla elde etmek istemişti. Sonra TBMM tarafından ve benim teklifimle (  rıza nur un hatıranda da ,önerge Rıza nur tarafından verilmiş, Karabekir tarafından imzalanmıştır, diye geçer) Saltanatın kaldırılıp Hilafetin Osmanlı Hanedanında bırakılacağı gün (1 Kasım 1922 ) Saltanat ve Hilafeti almaya kalktı. 31 Ekim akşamı teklifim üzerine İsmet Paşa ile birlikte Çankaya köşküne giderek böyle bir hareketin meclisin dağılmasına yol açacağını , halk ile ordunun itiraz ve direnişi ile karşılaşacağını bunun ise felakete sebep olacağını İsmet PAşa'nın ağzından Gazi'ye bizzat anlattık. Teklifimi kabul etti ve aynen kendi eliyle yazarak da belgeledi. Böylece kanunun 6.maddesine Hilafetin Osmanlı hanedanında kalacağı cümlesi eklendi.
   İsmet Bey de şahittir ki , Mustafa Kemal Paşa'nın Hilafeti alması planı ancak böylece engellenebilmiştir.
 ***

Kazım Karabekir'e Yayın Yasağı ve İdamla Yargılanması !!

...
   Gazi Mustafa Kemal Paşa İstiklal Savaşının gerçek seyrini ve bu arada arkadaşlarının hizmet ve fedakarlıklarını millet huzurunda açıkca belirterek Türk tarihine hakkı olan bilgiyi tam ve eksiksiz olarak vermeli hatta siyasi ve askeri planda yüksek görevler başaran arkadaşlarının yaşadıkları değerli hatıralarını millete ve tarihe sunmalarını özellikle teşvik teşvik etmeliydi.
   Oysa o tam tersi bir yol tutturdu. Gerçeklerin bir bölümünü gizledi ve böylece emeği geçmiş kişilerin tarihi haklarını teslim etmedi. Onların emekleri ve değerleri örtbas edildiği gibi şuna buna servet ve makam dağıtılır gibi İstiklal savaşının hizmetleri de etrafına serpiştirildi. Böylece herşeyi kendisi düşünüp yaptı gibi gösterme sevdasına düştü. Bunu millete böyle belletmek için de başka hatıraların ve belgelerin yayınlanmasına izin vermedi.Kendi eseri olan Nutuk dışındaki kaynakları kuruttu. Hükümet kudretini ve gizli kuvvetlerini bu uğurda malesef israf etti.
   Bundan sonra uzmanların fikirlerine danışmaya gerek görmeyerek ve ''Milleti ben kurtardım bundan sonrasını da ben yapacağım '' diyerek tamamen başına buyruk bir kişiliğe büründü.Bütün kendisini seven fedakar ve vefakar arkadaşlarını kötüledi. Onları kırıp döktü. Kendisinden uzaklaştırdı. İşte bu kırılıp dökülen ve uzaklaştırılan fedakar ve vefakar arkadaşlarından biri de benim.
    En güçsüz olduğu zamanlarda yanında duran onu koruyan ,tutan ve fikirlerini destekleyerek milletin başında en şerefli işler görmesini sağlayan ben ve arkadaşlarım gün geldi İstiklal Mahkemesine bile verildik. Hayatımızla oynanmak istendi. Tutuklandım, sorguya çekildim, hatta idamla yargılandım. Evim defalarca basıldı. Yine de istenilen yapılamadı, teslim olmadım.

   Bir takım dalkavuklar ısrarla İstiklal Savaşında benim değersiz işler gördüğümü anlatmaya ve böylelikle genç neslin huzurunda beni manen öldürmeye çalıştılar. Bu yetmiyormuş gibi iş gazetelere döküldü ve benim İstiklal Savaşında tek sepheye sadık kalmadığım gibi acayip şeyler yazılıp çizilmeye başlandı. 
   Nihayet 1933 yılının ilk aylarında benim de sabrım tükenmişti. İleride anlatacağım gibi bu saldıran yayınlara tahammül edemeyip yine basıl yoluyla sert ve acı bir cevap verdim ve bütün gerçekleri canlı şahitleri ve değerli belgeleriyle birer birer ortaya koymaya başladım. Bana saldıran Milliyet in ve diğer gazetelerin ondan alarak yayınladıkları mektup şeklindeki cevaplarımın ortalığı sarsmaya başlaması üzerine hemen yukarıdan yayın yasağı getirildi ve zaten epeydir gözetlenmekte olan Erenköy'deki ahşap köşküm , bu sert çıkışım üzerine neredeyse bir nezarethane haline getirildi. Özgürlüğüm kısıtlandı. Çoluk çocuğuma bile sataşıldı,hizmetçim taciz edildi.
   Bu durumda gazetelerde görüşlerimi yayınlama hakkım engellenmişti. Ben de elim kolum bağlı oturmaktansa İstiklal Savaşı gerçeklerini bu defa kitap haline getirip yayınlama imkanlarını aradım ve kısmen buldum da. Sinan matbaasının sahibi Sinan(omur) Bey'le anlaşıp müsveddeleri teslim ettim. Yazar Feridun Kandemir de getir götür işlerini yapıyordu. Tam kitabımın  tashih ve basım işi tamamlanmıştı ki ileride iç yüzünü ayrıntılı olarak açıklayacağım Kızıl Pençe örgütünden iki milletvekili ile tetikçilerden birisi kitabımın basılmakta olduğu matbaaya baskın düzenleyip kendi paramla 3 bin adet bastırdığımİstiklal Harbimizin Esasları adlı kitabıma el koydular ve alınan formalar çuvallara doldurulup İtfaiye araçlarına konularak Bakırköy kireç ocaklarında yaktırıldı.

  Ardından da Erenköyü'ndeki köşküm polisler tarafından üçüncü defa arandı. Aramaya 70 kadar sivil memur ,polis, hatta İstanbul Emniyet Müdürü Fehmi (Vural) Bey gibi kişiler katıldı. Elemanlar evimde pek çok yakışıksız hareketlerde bulundular. Bir çok belgemi müsadere edip gözümün önünde 4 çuvala doldurdular ve götürüp M.Kemal Paşa ya teslim ettiler.
   İkisi de yakın dostum olan M.Kamal Paşa cumhurbaşkanı, İs

met İnönü başbakan iken bu kötü işler Türk tarihine kaydettirilmiş oldu. HAKİKAT YAZMAK YASAKTI. FAKAT KÂH TARİH, KÂH DA ANSİKLOPEDİ GİBİ ŞAŞAALI İSİMLER ALTINDA OLAYLARI YALAN YANLIŞ YAZMAK SERBEST... !

Bu durum, İsmet İnönünün Cumhurbaşkanlığı zamanında da sürüp gitti. Bu hususta 1939 yılında Tan Gazetesine yaptığım bir açıklama, bir tür yobazların yaygaralarına boğduruldu. Ben bir ropörtajda Nutuk'ta da yanlışlıklar ve haksızlıkların olduğunu söylemiş ve ertesi günkü nüshada bu iddiamı ispatlayacak açıklamalar yapacağımı ifade etmiştim. Ne var ki birileri bir avuç genci sokağa dökerek beni protesto ettirdiler. Tan Gazetesi de protestoları haklı buldu ve ropörtajın devamını yayınlamayacağını iftiharla yazarak gerçekleri söylemek için yapacağım bu önemli çıkışı engellediler.

  Başta İsmet İnönü olmak üzere sorumlu kişileri uyardımsa da , hepsi boşa gitti. Ben de işi en son ve en büyük mahkeme olan zamana bıraktım. Elbette zamanın vereceği hüküm pek yaman olacaktır.
  Daha şahitleri bile sağ olan İstiklal Savaşı'nın gerçeklerini örtbas etmek amacıyla kullanılan bu zorbalıkların gayesi pozitif bilimlerle donanmış olması gereken aydın gençlerimizi sindirerek hipnotize etmek ve İstiklal Savaşını onlara bir bilim olarak öğretmek değil, bir iman olarak belletmek ve inandırmaktır..
---

İstiklal Savaşının Amentüsü !?

...
  Daha şahitleri bile sağ olan İstiklal Savaşı'nın gerçeklerini örtbas etmek amacıyla kullanılan bu zorbalıkların gayesi pozitif bilimlerle donanmış olması gereken aydın gençlerimizi sindirerek hipnotize etmek ve İstiklal Savaşını onlara bir bilim olarak öğretmek değil, bir iman olarak belletmek ve inandırmaktır..
  20.yüzyılda Türk tarihi adına ağır bir leke olan bu çirkin hareketler, hızını Ankara'da yarı resmi sayılan ve adı da üstelik Hakimiyet-i Milliye (Milletin Egemenliği)olan bir gazetede yayınlanan şu öğreti ve işaretten alır :

       İstiklal Savaşı'nın ''Amentü'' sü şöyle bir kanun olmalıdır.:

       Madde 1) Mustafa Kemal düşündü, Mustafa Kemal yaptı ve Mustafa Kemal yazdı.
       Madde 2) Bunu bir nefeste okumayan kişi , Türk vatandaşlığı hakkından mahrumdur!

İşte Cumhuriyet devrinde ortaya çıkan ''Modern Hurafe'' zihniyeti sonucundadır ki bu amentüye uygun düşmeyen aykırı ve farklı yayınlar lanetlenmiş, yasaklanmış hatta yayınlamaya teşebbüs edenlerin de hem mevcut durumları hem de gelecekleri mahvedilmiştir.


***
Birileri Kahramansa, Kazım Karabekir gibiler ne ?

Birileri Kahramansa, Kazım Karabekir gibiler ne ?




Doğu Fatihi olarak bilinen Kazım Karabekir'i kimler tarihten, kitaplardan silmeye çalıştı ? Neden yazdığı kitaplar yakıldı, dosyaları toplatıldı ? Kimler onun tecrübelerinin gelecek nesle aktarılmasını engellemek için yakın tarihi ,nutuk masasında beyin ameliyatı yaptı ?? Öyle ki , bir sonraki resimde göreceğiniz üzre 1931 yılında basılan tarih kitabına koyulacak resimden Kazım Karabekir kesilip atılacaktır ! Tıpkı tüm başarılarının örtüldüğü , zaferlerin imanlı halk ve askerleri bir yana itip, putlaştırılmış bir kişiye mâl edileceği gibi..
Birileri Kahramansa, Kazım Karabekir gibiler ne ?

Kendini Tarihin Merkezine Koyan Kamal Paşa

''19 Nisan 1919 da Trabzon'a çıktım''
    Kazım Karabekir Paşa nın bu sözleri kadar yakın tarihimizi başmbaşka ve çıplak bir ışık altında gösterecek ikinci bir cümle bulmak kolay değildir. Resmi tarihin temel tezine yalın bir itirazı ; öte yandan basitliği içinde son derece net bir iddiayı barındırıyor bu kısa cümle. Hem resmi bir tezi yanlışlaması açısından olumsuz ; hem de pek sesini duyurma imkanını bulamamış , derinlere kaçmış bir suru andıran gayri resmi tezi dillendirmesi açısından olumlu içerikte. Bize paslı kapıları açmayı vaad eden sihirli bir cümle başka deyişle.
    Adeta diyor ki bize :   '' Hakikatin ışığını biraz da başka yerler de arayın! ''
Uzun süredir  geçmişe tek odaktan baka baka reflekslerini yitirmiş olan gözümüzün hareketsizliğine tek yöne bakmaktan tutulmuş boynumuzun ağrılarına sarsıcı bir açıklama getirirken kayıp hakikati bulmak için nerelere bakmamız gerektiğini de şöyle öğütlüyor Karabekir Paşa : 
    '' Vatandaş ! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren. Sonra münakaşasını istediğin gibi yap.. Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.''

''19 Nisan 1919 da Trabzon'a çıktım''
   Bu kısacık cümle  nutuk un açılış cümlesini akla getiriyor ister istemez. Hatırlayın lütfen, Gazi Mustafa Kemal Paşa da Nutuk una ''19 Mayıs 1919 da Samsuna çıktım'' diye başlamıyor muydu? Samsun a gidişinin öncesinde başından geçenleri, Samsun a neden ve nasıl çıktığını anlatmaktansa doğrudan doğruya konuya giriyor ve İstiklal Savaşının hikayesini oradan başlatıyordu. Yani asıl 1919 dan 1924 e kadarki Osmanlı'dan kopuş ve Türkiye Cumhuriyeti 'nin kuruluş tarihini kendi bakış açısından ve tamamen kendisini merkeze koyarak anlatmaktaydı.
     Böylece bu master anlatı 1927 yılı şartlarında olayların üzerinden henüz 10 yıl dahi geçmeden, yani vakaları daha tarihe mâl olmadan nutukla bir hamlede Tarihin kafesi içine alacak , üstelik farklı anlatılar yasaklanacak veya göreceğimiz gibi bunların yakılması sayesinde diğerleri üzerinde mutlak bir egemenlik kuracaktı. Böylece çoğul bir yapı olan tarih yerini tekil tarih e bir başka deyişle çok erkenden resmi tarihe bırakılacak ve bu dönemde olup bitenler Mustafa Kemal in mutlak Tek Adamlığı etrafında örgülenerek dunulacak, nihayet bu icat edilen gelenek günümüze kadar kesintisiz bir şekilde sürüp gelecekti.
   Bugün dahi böyle değil mi ? Bırakın istiklal savaşını Karabekir gibi bir paşanın başlattığını iddia etmeyi, Çanakkale savaşını bile o tarihte henüz bir yarbay olan Mustafa Kemal Bey in kazandığı gibi abes bir mantığa sürüklenmiş bulunmuyormuyuz? Oysa normal olarak her savaşın bir başkomutanı vardır. Yenilgi de zafer de tabii olarak onun hesabına yazılır. Sarıkamış hezimeti asıl başkomutan olarak Enver Paşa ya mâl ediliyorsa hemen 3 ay sonrasında başlayan Çanakkale Zaferinin de fiili başkomutanı ( gerçekte ise başkomutan vekili) Enver Paşaydı. Ancak dikkat edin lütfen, Enver Paşanın ismi yakın tarihimizin yalnızca olumsuz olaylarına yamanır da, Çanakkale gibi bir zafere zinhar yaklaştırılmaz.
   Keza 18 MArt 1915 günü düşman mermilerine göğsünü siper eden ve İTilaf donanmasına Çanakkaleyi geçirmeyen Müstahkem Mevki nin muzaffer komutanı Cevad( Çobanlı) Paşaydı. O gün Kirte ye askeri birlikleri teftişe gittiği için Cevad (Çobanlı) Paşa nın yerine kurmay başkanı olan Selahaddin Adil Bey bakıyordu. Pek bilinmez ama '' 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ''  işte bu Selahaddin Adil bey in (sonradan paşa oldu ) komutasında kazanılmıştır. Onun şerefli ismi de tarihimizin bu altın sayfasından jiletle kazınmış ve yerine başkaları ikame edilmiştir.
  Sebep mi ?? Tabii ki , Selahaddin Adil bey in Cumhuriyet'ten sonraki Tek parti rejimine muhalif bir tutum takınmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Partisini desteklemiş olması , adının tarihten silinmesi için yeter de artardı bile. Sen misin muhalefet eden? Biz de seni tarihten öyle bir sileriz ki , nâm ü nişânın kalmaz ortada !!!

Böylece yakın tarihimizin Cumhuriyet in ilk resmi tarih metni sayabileceğimiz nutuk un okunup yayınlandığı 1927 yılından itibaren, hatta biraz daha öncesinden başlayarak ciddi bir beyin ameliyatına tabi tutulduğunu ve ameliyatın etkisinin günümüzde de geçmediğini söyleyebiliriz.

Şöyle öğütlüyor Karabekir Paşa

Uzun süredir geçmişe tek odaktan baka baka reflekslerini yitirmiş olan gözümüzün hareketsizliğine, tek yöne bakmaktan tutulmuş boynumuzun ağrılarına sarsıcı bir açıklama getirirken, kayıp hakikatı bulmak için nerelere bakmamız gerektiğini de şöyle öğütlüyor Karabekir Paşa :
'' Vatandaş ! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatını ara ve öğren. Sonra münakaşasını istediğin gibi yap... Birincisi vicdanına, İkincisi seciye ve irfanına dayanır. ''

İZMİR'İN EŞKİYALARI/ZEYBEKLERİ, LEVANTENLERİ/OLİGARKLARI


İZMİR'İN EŞKİYALARI/ZEYBEKLERİ, LEVANTENLERİ/OLİGARKLARI VE YABANCI ÜLKELERİN ROLLERİ

Timur, Tapınak Şövalyelerini bir daha adım atmamak üzere, Ege kıyılarından ve İzmir'den söküp atmayı başarmıştı ama "Levanten" olarak tanımlanan uzantılar, özellikle İzmir'e yerleşip Ege bölgesinde köksalmayı başarmışlar ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparma girişimleriyle bölgeye "özerklik" kazandırabilmek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamışlar; Levanten ailelerden oluşan "kaymak" tabaka, daha açık bir dille, o dönemin günümüz Rus "oligarkları"nın ilk örnekleri olmayı da başarmışlar, kendilerini "Levanten Şövalyeler" olarak tanımlamışlardı.

***
1825 yılında "Levant Company"nin dağılmasıyla Türkiye'deki  İngiliz tüccarlar, şirketin boşaltmış olduğu yeri dolurmak için derhal harekete geçmişler ve "aile şirketleri" kurarak İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu ile olan ticaretine "egemen" olmuşlardır.
1811'de İzmir'e yerleşip bir şirket kurmuş olan Whitaller'i Lee ve Barker şirketleri izlemiş, ardından İngiliz tebaasından Charnaud ve La Fontiane adlı Fransızlar da sözkonusu şirketlerle ortak çalışmaya başlayınca, Ege Bölgesi'nin dış ticaretini neredeyse bir "Tekel" haline getirmişlerdir.
Ticaretten büyük servetler elde eden bu şirketler, daha sonra İngiltere'nin de desteği ile Ege Bölgesi'nde büyük yatırımlara girişip mülkler edinmeye başlamışlardır. Ege'ye sermaye yatıran güçlü ailelerin gelirlerinin artması ve sürekliliğinin sağlanması düşüncesinde olmaları sonucu, dönemin ilk oligark örnekleri "Levanten aileler" çıkarları için bölgede "eşkıyaları/Zeybek"leri desteklemişler, olaylara yöne vermişler  ve bölgeye yabancı ülkelerin "müdahalesini" istemişlerdir.
19. yüzyıl ortalarında Ege bölgesinde türeyen ve devleti uzun yıllar uğraştıran ünlü "Katırcıyani Çetesi", "Çakırcalı "Çetesi" ve diğer önde gelen çetelere Levantenler'in  destek verip, yataklık ettiği ve silah temin ettikleri "resmi belgeler" ile tarih kayıtlarında bolca yer almaktadır. Belgelerin belirttiğine göre; İngilizci Kamil Paşa ve oğlu Sait Paşa, başta  Whitaller olmak üzere Levanten aileler ile çok yakın dostluklar kurmuş olmasının yarattığı olumsuz gelişmeler genç kuşaklar için çok öğretici ve ibret vericidir.
2. Meşrutiyet öncesi "Çakırcalı ve Çetesi" Avrupa'da özellikle de İngiltere'de çok tanınmış bir eşkiyadır. Avrupa basınının Çakırcalı'ya büyük önem gösterip eylemleriniş "haber" yapmış olmasının yanı sıra "Avam Kamarası"nın bile Çakırcalı'ya ilgi göstermiş olması, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi için olağanüstü bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır ki; günümüz Türkiye'sinde gelişen "terör" olayları ve bunların dünya ülkeleriyle ilişkileri, siyasi arenada desteklenmesi göz önüne alındığında tarih galerisinde yer alan "Ege Eşkiyaları"ndan öğrenilecek çok şey olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Boz Dağlar'dan sümbül soğanı toplayarak Avrupa'ya ihraç eden ve Ödemiş civarında civa madeni işleten İngiliz Levanten aile Whitaller ile Çakırcalı ilişkisi bile başlı başına bir "ajanlık" öyküsü ve "öğretici" bir gerçek olarak çok dikkate değerdir. Çakırcalı'ya silah ve cephane tedarikinden, dağlarda kılavuzluk yapan adamlara kadar temin edici Whitaller'dir. Çakırcalı'nın "af" koşullarını konuşmak için bu Levanten aileyi arabulucu olarak seçmiş olması, İngiltere'nin Aydın Konsolosu Mr. Hatkinson ile Çakırcalı'nın tanışmasını sağlamış olması çok ilginç bağlantılar sergiler. "Megalo İdea"cı, Aydın Rum Metropoliti  Tarasos Efendi ile Çakırcalı ve Ege Bölgesieşkiyaları arasındaki derin ilişkiler yumağı da başlı başına ibretlik bir öyküdür. Bu gelişmeler İngiltere'nin yayılma ve Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama stratejisi  içinde ele alması ve kamuoyunun bilgisine sunulmasının son derece "öğretici" olacağı, "özerkleştirme" politikalarının uygulanış biçimlerini sergilemesi açısından yararlıdır.
Ege Dağları, dağ olalı hiç eşkiyasız kalmamıştır. 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra eşkiyalık korkunç bir boyuta ulaşmış, devlet eşkiyalığı önleyebilmek ve suçluları yakalamakta acze düşmüştür. 1877-78 Osmanlı/Rus Savaşı öncesi Aydın vilayetini betimleyen bir belge, eşkiyalığın çok yoğun olduğunu şöyle anlatmaktadır:
"Memalik-i Osmaniye'nin en mühim bir kıtasını teşkil eden Aydın vilayeti itidal-i ab ve havasıyla da mümtaz olduğu gibi ahalisi vüsat-ı maişete malik ve dağlık ve ormanlık mahallerindeki sekenesi rençberlik ve çobanlıkla iştigal ederek ekserisi dahi "silahşorluğa" salikdir. Ancak "Zeybek" demekle maruf olan ve öteden berü kendilerine mahsus gayetle "cüst-ü çalake" kıyafetleri bulunan birtakım delikanlılar bil'hassa Ödemiş, Tire, Bayındır, Nazilli, Çine ve Milas taraflarındaki "cibal-i mürtefia" eteklerinde iskan eden halktan ibaret olub bunlardan bazıları mine'l kadim yekdiğere taarruzdan hali kalmamıştır ."
Osmanlı-Rus Savaşı koşullarının da etkisiyle zor günler yaşayan Osmanlı, Ege'de bitmek bilmeyen eşkiyalığı "genel af" ile çözme yöntemine başvurmuş, "afv-ı umumi" ilan etmiş dağlardaki çeteleri savaşa gitmeye ikna etmiştir. İstanbul'a sevkedilen  eşkiyaları/Zeybekleri  Sultan 2. Abdülhamit Davutpaşa ve Maslak'taki askeri karargahlarına giderek ziyaret etmiş ve sorunlarını dinlemiştir. Silah altına alınan eşkiyalar çeşitli cephelerde savaşa gönderilmişlerdir.
Silah altına alınan Zeybekler/eşkiyalar pek çok cepheye görevlendirildiler ve büyük başarılar elde ettiler. Ancak savaşın sonu korkunç bir yenilgi oldu ve devlet mekanizmasının dengeleri bozuldu. Savaştan dönen Zeybekler/eşkiyalar, bir süre Sultan'ın verdiği sözleri yerine getirmesini bekledilerse de sonuç elde edemeyeceklerini anlayıp "geleneksel yaşamlarına" yani eşkiyalığa geri döndüler.
Çoğu Rus Savaşı'na katılanların oluşturduğu çeteler, 1883'de birleşerek çok büyük bir eşkıya grubu halinde Milas'ın Güllük İskelesi'ni basarak, vapurdan inen 40 yabancı kişiyi dağa kaldırdılar. Yörük Osman, Çakırcaoğlu Ahmet, Deli Mehmet, Büyük Cerit, Cerit, Çallı, Veli, Koca Arap, Parmaksız Arap, Harputlu Ömer, Kürt Mustafa, Bakırlı ve Piç Osman çetelerinden oluşan bu büyük grup, Güllük civarındaki kazıklı Orman'a saklanarak bir hafta kadar esirlerle birlikte dolaştılar ve 10 bin lira "fidye-i necat" aldıktan sonra esirleri serbest bıraktılar.  Bu olayın ardından sefaretlerin yoğun şikayetleri üzerine hükümet  çareyi Aydın valisini değiştirmekte buldu! Konsoloslar ise boş durmadılar ve bu durumdan sonuna kadar yararlanabilmek için basını devreye soktular. Bununla da yetinmeyip hükümetten bölgede "sıkıyönetim/idare-i örfiye"  ilân edilmesini istediler öte yandan ülkelerine raporlar yazarak duruma müdahale edilmesini talep ettiler!
Vali Hacı Naşit Paşa, bölgedeki Rum çeteleri ortadan kaldırmak istediğini duyurarak, Yörük Osman ve Harputlu Ömer çetelerini İzmir'e çağırıp hükümet konağında öldürttü. Aynı anda Çakırca Ahmet Çetesi Ödemiş Ayasuret'de, Küçük Cerit Çetesi Tire'de, Bütük Cerit Çetesi Bayındır'da, Piç Osman çetesi Akhisar'da, Kürt Mustafa Çetesi Söke'de ortadan kaldırttı.
Hacı Naşit Paşa'nın bu operasyonları bölgede Osmanlı Devleti'nin egemenliğinin sağlanması açısından dönüm noktası olmuştur.  Nevar ki; bu çetelerden Çakırca Ahmet'in oğlu Çakırca Mehmet, bölgede neredeyse Cumhuriyet rejimine kadar eşkiyalığını sürdürecekti!

ÇAKIRCALI MEHMET EFE

Çakıcı Efe olarak bilinen Çakırcalı Mehmet Efe (1872-1911) Osmanlı tarihinin en büyük eşkiyası olarak karşımıza çıkar.
Batılılarca Türkler'in "Robin Hood"u ve "Dağların Kralı/Roi des Montagnes- Melik'ül-Cibal" olarak tanınan Çakırcalı, eşkiyalık döneminde Batı kamuoyunca ilgi ile izlenmiş, onunla ilgili yazılar İtalya, Fransa, İngiltere, İsviçre ve Macaristan basınında yer almış, hatta İngiliz Avam Kamarası'nda bile bu ünlendirilen eşkıya ile ilgili tartışmalar yapılmıştır.

Yaşar Kemal, romanlarında "eşkiyalar"ı efsaneleştirmesiyle dikkat çekicidir, romanda nedense Levanten aileler es geçilmiştir!

İzmir'deki Fransız Konsolosları da Çakırcalı'ya ilişkin raporları sürekli Paris'e göndermişlerdir. Özellikle Baş Konsolos Paul Blance, Çakırcalı Efe'nin adi bir eşkıya olmadığını, eylemlerinin Alexsanre Dumas'ın Üç Silahşörler'inin serivenlerini şüphesiz gölgede bıraktığını, yoksul köylülere yardım ettiğini, köprü ve yol yaptırdığını ileri sürüyordu! Konsolos Yardımcısı Mösyö Dollat ise; "Çakırcalı soylu bir eşkiyadır" diyordu!
Çakırcalı Efe'nin evi...
Çakırcalı, Aydın Valisi Hacı naşit Paşa'nın öldürttüğpü zeybeklerden Çakıcı Ahmet'in oğludur. Çakırcalı Mehmet babası öldürüldüğünde 11 yaşında yetim kalmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe'yi "sosyal eşkiya" ya dönüştüren iki neden vardır: babasının öcünü almak ve anasının namusuna yapılan ağır hakareti temizleme arzusu.. Ödemiş, Salihli ve Alaşehir'in büyük ağaları olan Halil Bey, Kamil Ağa ve Tevfik Beyler, Çakırcalı Efe'ye herkonuda destek olmuşlardır. Halil Bey yazdığı bir mektupta:  "Efe, biz burada dururken sen hiç çekinme. Bir elin İzmir'de, bir elin Ödemiş'te, bir elin İstanbul'da Padişah Sarayı'nda demektir" diyordu...
 

***

Levanten evleri İzmir'in mimarlık tari­hinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 
Günümüze ancak bir kısmı ulaşmış olan, çoğu Bornova ve Buca'da bulunan bu yapıların bazıları son yıllardaki yenileme çalışmalarıyla eski görkemlerine kavuşmuşlardır. İzmir'in 17. yüzyıldan itibaren kazanmaya başladığı önem paralelinde genellikle ticari amaçlarla buraya yerleşen, Levanten olarak adlandırdığımız Avrupa kökenli ailelerce yaptırılmış­lardır.

Çoğu 19. yüzyıldan olan bu köşkler ekonomik güç ve statü sembolü oldukları için Avrupalı gezginlerin yanı sıra padişahlar ve krallar gibi birçok ünlü ziyaretçiye de ev sahipliği yapmışlardır. Bunların arasındaki en ünlü konuk şüphesiz İzmir'in kurtuluşundan sonra" Steinbüchel Köşkü"nde kalan Mustafa Kemal Atatürk'tür.

Ege Üniversitesi, Levanten evlerinden 10 tanesini bünyesinde barındırmaktadır. Bu yapıların en eskisi 19. yüzyılda "Büyük Ev" olarak anılan, günümüzde üniversitemizin rektörlük binası olarak kullanılan Levanten evidir. 200 yıldan uzun bir geçmişi olan bu yapının tarihini, onu kuran Whittall Ailesi'nin tarihinden bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Günümüzde Ege Üniversitesi Rektörlüğü olarak hizmet veren köşkün belirlenebilen tarihçesi 19. yüzyılın başlarında ticari amaçlarla İngiltere'den gelen iki kardeşle başlar. Charlton Whittall (1791-1867) henüz 18 yaşındayken Liverpool'dan Breed & Co.'nin temsilcisi olarak 1809 yılında İzmir'e gelir. Çalıştığı firmadaki işinin yanı sıra, kendisine kendi başına çalışma özgürlüğü de tanınan Charlton, zekası ve girişimciliğiyle iki yıl sonra 1811 yılında C.Whittall & Company'yi kurar. C.Whittall & Co. bir yıl sonra, İngiltere'nin en önemli ve büyük doğu ticaret firmalarından Levant Company'nin üyesi olacaktır.

Bulaşıcı hastalıklar o yılların İzmir'inde günlük hayatın bir parçasıdır. Özellikle "kara ölüm" olarak adlandırılan veba, 18. ve 19. yüzyıllarda birçok kez tekrar ederek, onbinlerce kişinin ölümüne yol açar. Charlton Whittall diğer yabancı tüccarların bir kısmının da yaptığı gibi, o yıllarda küçük ve şirin bir köy olan Bornova'ya taşınır. 1811 yılında ölen Fransız tüccar Jean Baptiste Giraud'un dul eşi Helene Tricon'un bir evini kiralar. 1814 yılında ev sahibinin kızı Magdaleine Victorie Blanche Giraud ile evlenir. İş hayatında güvenilir, adil ve kibar olan, kısa boyundan dolayı Türklerce "küçük büyük adam" diye çağrılan Charlton, büyüyen işinde kendisine yardımcı olması amacıyla 1817 yılında, 18 yaşında­ki kardeşi James'i İzmir'e getirtir. Gelişinden hemen birkaç yıl sonra, 1820'lerin başında, bugünkü rektörlük binasını satın alacak olan James Whittall (1798-1836) ağabeyi Charlton'un İngiltere'ye ve Amerika'ya yaptığı iş gezileri sırasında İzmir'deki işleri yönetecektir.

James önce kardeşinin yanına yerleşir. Bornova o yıllarda nüfusu 8000'i geçmeyen Türk, Rum, Er­meni ve Levantenlerin birlikte yaşadığı, gezginlerce "nefis kır evlerinin, mısır tarlalarının, zengin üzüm bağlarının ve zeytin ağaçlarının bulunduğu, gelincik, lale, gelin çiçekleri ve servi ağaçları ile kaplı" çok verimli bir ovanın kenarındaki küçük bir köydü. İzmir ile Bornova arasında yolculuk eşekler sırtında yapılırdı. Ayrıca iç körfezin ucuna kadar (bugünkü Salhane önleri) tekneyle ulaşıp, daha sonra eşekler­le yola devam etmek de mümkündü. İki kardeş o yıllarda, 1865'te Bornova'ya gelecek demiryoluna kadar köyün en gözde mevki sayılan batı mahalle­sinde yaşıyorlardı. Bu güzel evler bugünkü Paterson Köşkünün yanında, çam ağaçlarının altındaki eski bir çeşmenin yakınında bulunuyordu. Charlton ve James her sabah şehirdeki iş yerlerine gitmek için komşularıyla bu çeşmenin başında buluşur ve birlikte eşek sırtında yola çıkarlardı.
Dönemin ilk oligark örneklerinden Whitaller ailesinin Rus oligark Roman Abromovich'e ilham veren yatları..
O yıllarda İngiltere'deki babasından her ay Akdeniz'e ve özellikle İzmir'e gönderilecek gemilerin sahipleri ve İzmir'den gidip Liverpool'da satılabilecek kökboya ve palamut meşesi gibi bo­yarmaddeler, incir, kuru üzüm, Bursa ipeği, zeytin yağı ve buğday hakkında düzenli olarak bilgiler isteyen Charlton bir süre sonra kardeşi James'i de C.Whittall & Company'nin ortağı yapar. İki kardeş İngiltere'den de işlenmiş demir, alkol ve kahve ithal ederler.
Whittall isminin geçtiği en eski gezgin notu 1821 yılından. John Madox İzmir'e yaptığı yolcu­luğu sırasında Bornova'ya gelmiş, Whittall'ların Richard Wilkinson'ın da o gün misafir olarak bulun­duğu Bornova'daki evlerini ziyaret etmiştir.
Lady Edith Whittall (1840-1935)

Kardeşler gemi ticareti yoluyla elde ettikleri kazançlarıyla bir süre sonra Bornova'da mülkler edinmeye başlarlar. Charlton 1819 yılında kayın­pederi J. B. Giraud'nun mirasçılarından o zamana kadar kirada oturduğu, Paterson Köşkünün yakının­daki evi satın alır. 1835 yılında Bornova'yı ziyaret etmiş olan Charles G. Addison gezi notlarında bize büyük bir olasılıkla, Charlton Whittall'un 1830'lu yılların sonlarına kadar oturmaya devam edeceği, J. B. Giraud'nun mirasçılarından satın aldığı evden bahsediyor:
"...Akşam bir tekneyle şehrin iki mil kadar aşağısındaki sığlığa kadar gidip, orada bizi gemleri ve semerleri takılmış halde bekleyen eşeklere binerek kenarında çit ve ağaçlar bulunan hoş bir yolda mısır tarlaları, verimli bağlar ve zeytin ağaçlarının ara­sından, zengin İzmirli tüccarların gözde kır mekânı Bornova köyüne doğru ilerlemeye başladık.
...Köyün etrafında İngiliz veya Fransız tüccar­larıyla konsolosların Avrupa lüksüyle döşenmiş, çok güzel bahçeleri olan çok hoş evleri var. En güzel ev ve bahçe bunlara birkaç bin pound harcamış ve mobil­yalarını çok zarif bir şekilde döşetmiş olan bir İngiliz tüccarına aitti. Bu evlerin bazılarının ve özellikle dağ tarafındakilerin manzaraları çok hoştur."

Diğer kardeş James ise o yıllarda köyün pek rağbet görmeyen kısmındaki iki arazinin sahibi olur. 1820'lerin başında, daha sonraları Edwards ve Clarke arazileri olarak tanımlanacak mevkileri (bugünkü Murat Köşkü ile yanındaki Nevvar-Salih İşgören Huzur Evi) alan James, kısa bir süre sonra büyük olan parseli Bay Edwards'a satarak hemen yolun karşısındaki "Büyük Ev" arazisini satın alır.
Edward Whittall'un torunu Ray Turrell'e göre "...Bina ilk olarak Hollandalılar tarafından alındı­ğında, uzunca, tek katlı, alçak, sağlam ve sade bir yapıydı. ...Söylentilere göre 18. yüzyılın ilk yıllarında Büyük Ev'in bulunduğu alanda bir Yunan manas­tırı vardı. Manastır, çift sıra servi ağaçlarından oluşan büyük bir haçın merkezine inşa edilmişti. Bu ağaçlardan bazıları zamanla kayboldu, ancak geriye efsaneyi sürdürebilecek kadarı kaldı." Bu yazı için Sayın Prof. Dr. İlçin Aslanboğa tarafından yapılan ağaç yaş belirleme çalışmaları, servilerin yaşını 340-350 olarak vermiştir. Buna göre ağaçlar 1670'lerde dikilmiş olmalı.
James Whittall 1825 yılında Mary Schnell ile evlenir, çiftin yedi çocuğu olur. Ancak 1836 yılında 38 yaşında hayata gözlerini yumar. James'in ölümünü takiben ev, kardeşi Charlton tarafından açık arttırmada varislerden 135 bin kuruşa satın alınır. Aynı yıllarda, James'in 1820 öncesi satın aldığı diğer arazi (daha sonraların Clarke mülkü) Charlton'un oğlu James (1819-1883) tarafından alı­nır. Babasının 1867 yılındaki ölümüyle Büyük Ev'e yerleşecek olan James bu arazide bir ev yaptırır. James ve eşi Magdalen Blanche Giraud'nun bu evde 13 çocukları dünyaya gelir. 1841 yılının Ocak ayında İzmir'deki günlerinde kendine eşlik eden James Whittall'u ziyaret eden ünlü İskoç ressam David Wilkie, oradaki izlenimlerini şöyle anlatır: "...Bay Whittall ile beraber bir tekneyle İzmir Körfezi'nin sonuna gittik: daha sonra eşeklerin üzerinde yaklaşık 2 mil gidip, Bornova (Bonobat) köyüne ulaştık. Güzel bir Türk köyü örneği ile karşılaştım. Yatay su tekerlekleri olan bir buğday değirmenini görmeye gittik ve Bay Whittall'un o muhteşem villasına geldik; gösterişli bir şekilde karşılandık ve enfes bir öğle yemeği yedik."
Wilkie bu ziyareti sırasında James Whittall'un oğlu James William'ın iki resmini yapar. 3 yaşındaki çocuğun yerel Rum giysileri içindeki resmi birkaç yıl önce yurtdışında bir açık artırmada yüksek fiyatla satılmıştır. (Bu makalede devamlı karşılaşılan ben­zer isimler okuyucunun kafasını karıştırabilir. Ancak ailedeki her kardeşin veya oğlun kendi çocuklarına kendisinin, kardeşinin veya babasının ismini verdiği çok karmaşık bir soy ağacıyla karşı karşıyayız. Örneğin soyadı Whittall olan otuz kadar James bu soy ağacında görülebilmekte.)
1836'da evi alan Charlton Whittall üzerine birinci katı ekler. Ray Turrell, Charlton çiftinin yatak odasının, zemin katta kuzey batı köşesinde (bugün­kü Strateji Planlama Ofisi), misafir salonu ve otur­ma odalarının ise birinci katta olduğunu belirtir. Charlton birinci katı eklerken, binanın etrafındaki toprak, gerek bahçe düzleme çalışmalarından ve gerekse öne eklenecek büyük giriş merdiveninden dolayı doldurulmuş; böylelikle bahçe zemininin yükseltilmesiyle, zemin kat (tahminlerime göre) 20-70 cm. aşağıya çekilerek, öne eklenecek merdivenin yüksekliği ve dolayısıyla eğimi azaltılmış olmalı. Zemindeki yükseltmeyi, binanın arka kısmında bugünkü zeminden yaklaşık 70 cm aşağıya giden kapı eşiğiyle veya ön kısımdaki servi gövdelerinin toprak altında kalan kısımlarıyla da izleyebilmekteyiz.
1854 yılında Bornova'ya gelen Nassau William Senior da gezi notlarında, Büyük Ev'in karşısında oturan James Whittall'a yaptığı ziyareti anlatır:
"...Günü Bay James Whittall ile birlikte Bornova'da geçirdik. Köyün büyük bir insanı olan babası bir Protestan kilise yaptırmış. Ancak henüz bitmediğin­den ayinler Bay James Whittall'un bahçesindeki bir kameriyede yapılıyor.... Baba Bay Whittall'un evi, 200 yaşında ve 20 metre uzunluğundaki servilerin oluşturduğu iki yolun birleştiği bir yerde bulunuyor."
Charlton Whittall 1857 yılında Büyük Ev'in bahçesine aile kilisesini yaptırır. Dini ayinler daha önceleri James Whittall'in yolun diğer tarafındaki evinde, bahçedeki küçük şapelde yapılmaktaydı.
1864 yılında kutsanarak Cebelitarık Anglikan Piskoposluğu'na bağlanan kilise, Charlton ve James'in eşlerinden dolayı "Magdalene" ismi verile­rek Charlton Whittall tarafından Bornova Anglikan Cemaati'ne hediye edilmiştir.
1861 yılında Bornova - İzmir ücretli kara­yolunun yapılması, 1865 yılında demiryolunun Bornova'ya kadar gelmesi Büyük Ev'in önünden geçerek tren istasyonuna giden yolu ve kasabanın bu kısmını daha önemli kılmıştır.
Büyük Ev'e gelen ziyaretçilerin en ünlüsü Sultan Abdülaziz'dir. 1863 yılında Mısır seyahatin­den dönerken İzmir'e geldiğinde Bornova'da Büyük Ev'i ziyaret eden padişah, köşk bahçesinin girişinde Charlton Whittall'un yerel giysiler içindeki iki gelini Magdelen Blanche ve Elise tarafından karşılanmış, kendisine gümüş bir tabla içinde köşkün anahtarı sunulmuştur. Gününü köşkte geçiren Abdülaziz bahçeyi gezdikten sonra, birkaç yıl önce yaptırılan kiliseyi gezmek ister. Padişahın kiliseye girerken, - feslerini çıkarmayan Rum ve Ermeni subayların aksine - başlığını çıkararak dini mekâna gösterdiği saygı Levanten ailelerin dikkatini çeker. Sultan Abdülaziz İstanbul'a dönüşünden sonra Charlton Whittall'in misafirperverliğinden dolayı köşkte kendisini karşılayan iki bayana elmas ve incilerle süslü birer broş, Charton Whittall'e de 4. dereceden Mecidiye nişanı verir.
1854-1856 yılları arasında İzmir'in diğer İngiliz ve Fransız tüccarlarıyla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlılıklarının kanıtı olarak, İn­giliz hükümetinin de desteğiyle, Kırım Savaşı'ndaki atların yem ihtiyacı için 2000 pound'luk bir ödemede bulunan Charlton Whittall'un işi, Kırım Savaşı'ndan sonra çok daha fazla gelişir, imparatorluğun başka şehirlerine yayılır. İzmir'e yerleşmelerinden beri kapitülasyonların verdiği ekonomik ve hukuki ayrıcalıkları kullanmakta olan aile, 1867 yılında yabancılara mülk edinme hakkının tanınması ve 1880 yılında İzmir limanının tamamlanmasının yanı sıra, ticaret ve madencilik gelirleriyle çok büyük bir ekonomik güce ulaşır.
1865 yılında Büyük Ev ile kilise arasına, bah­çeye yeni bir köşk daha eklenir. James Whittall'un kızı Jane (1842-1928) Manila, Selanik ve Malaga Konsolosluğu yapmış olan Richard Wilkinson ile evlendikten sonra genç çift Wilkinson Köşkü adıyla anılacak bu mekanda yaşamaya başlar. 2005 yılında Ege Üniversitesi'nin 50. kuruluş yılının anısına restore edilerek yeni kimliğine kavuşan köşk, bugün E.Ü. 50. Yıl Köşkü adıyla üniversitenin bir sanat merkezi olarak hizmet vermektedir.
Charlton Whittall büyük oğlu Charlton Arthur'dan bir yıl sonra 1867'de öldüğünde sıradaki varisi James oturmakta olduğu Clarke mülkünü 5000 altına bayan Azarian'a satarak Büyük Ev'e yerleşir. 1883 yılındaki ölümüne kadar 17 yıl boyunca burada yaşayacak olan James evde alt katları genişletmiş, binaya ikinci katı eklemiştir. O dönemde zemin katta mutfak ve kiler, kâhya ve hizmetçilerin odaları, çocukların ders odası, banyo ve alet edevatın saklandığı depo bulunmaktaydı. James Whittall'in eşi Magdelen Blanche'ın annesi Françoise Pletas (Llwellyn), 1890'daki ölümüne kadar son yıllarında zemin katın güney girişindeki 2 dar odada yaşamıştı.
Köşkün birinci katına günümüze kadar orijinal yapısıyla gelen mermer merdivenle giriliyor, içeri­deki giriş salonu ziyaretçileri avda vurulan hayvan başlarıyla donatılmış duvarlarıyla karşılıyordu. Giriş salonunun solunda misafir odası (rektör danışmanı bürosu), salonun devamında ortada büyük balo salonu (rektör yardımcıları özel kalemleri bürosu), onun solunda kütüphane - ancak burası aile kayıtlarında adı geçen küçük balo salonu da olabilir - (rektör yardımcısı bürosu), salonun sağında ise altın süslemeleri olan beyaz yemek salonu (rektör yardımcısı bürosu) bulunuyordu. Yemekler alt kattaki mutfaktan, koridorda mevcut, halat ile çalıştırılan çift platformlu küçük bir eşya asansörü ile yukarıya taşınıyor, yemek salonuna servis edi­liyordu. Köşkün son kullanıcısı Kanada'da yaşayan Jean-Pierre Giraud girişin sağındaki bugünkü vestiyerin eskiden de aynı amaçla kullanıldığını, yanındaki diğer odanın (Halkla İlişkiler Müdürlüğü) kiler olduğunu belirtiyor. Ancak köşkün bahçeye bakan en güzel odalarının (koridorun karşısındaki eşdeğeri evin misafir kabul salonu!) bu amaçlar için kullanılması oldukça düşündürücü. Charlton Whittall döneminde burasının ortadan bir duvar ile bölünmemiş olduğunu, sözü edilen kütüphanenin de burada olduğunu tahmin ediyorum. Binanın iki yanına 1960'li yıllarda eklenmiş olan Genel Sekre­terlik ve Personel Daire Başkanlığı ek yapıları, eski özgün yapının boyunu ön cephede 21 metreden, 38 metreye çıkarmıştır.
Ek yapılardan önce evin güney yanında, yemek odasından açılan bir kapıyla çıkılan, üstü yarı örtülü bir teras bulunmaktaydı. Terasın çıkış kapısı günümüzde kapatılmış, ancak mutfaktan çıkılan merdivenin yuvarlak ışıklandırma penceresini içer­den görmek mümkün. Terasın altında ise mutfak ve hizmetli tuvaleti vardı.19. yüzyılın ilk yarısında kullanılan eski mutfağın teras altında dışarıya doğru genişletilmesiyle oluşturulan mutfak, arala­rında kemerli bir geçişi olan hazırlık ve davlumbazlı ocak bölümlerinden oluşmaktaydı. Mutfağın eski mermer lavabosu bugün hala kullanımda.
Ray Turrell'e göre "Yukarda ikinci katta yatak odaları ve banyo vardı ve burası eve en son eklenmişti. Sanırım onu Octavius yaptırmıştı, ancak emin değilim. Üst katta bir banyo! O zamanlarda oldukça hayret vericiydi. Birçok evde mutfağa ya da çamaşırhaneye bağlı Türk usulü hamam vardı ki bu sayede genellikle çamaşırlar yıkanırken haftalık banyo da yapılırdı."
O yıllarda bahçe kapısının önündeki meydan, beş yolun birleştiği, Büyük Ev'in yanı sıra iki tane daha önemli köşkün ve diğer birkaç küçük evin bulunduğu, ortasında bir sokak lambası bulunan, hareketli bir buluşma ve sohbet merkeziydi. Ev sahipleri bahçe kapılarının dışındaki mermer sıra­lara minderler koyarak oturur, komşular ve gelen geçen insanlarla sohbet ederlerdi. Meydandaki önemli evlerden biri, Büyük Ev'in 1820'lerdeki ilk sahibi James'in oğlu Charlton Whittall ve eşi Helen La Fontaine'nin yaşadıkları, "Charlton's" olarak da bilinen (Büyük Ev literatürde çoğu zaman yanlış­lıkla "Charlton's" olarak tanımlanmıştır!), bugün rektörlük bahçe kapısının sol karşı köşesindeki mevkiidir. Meydandaki diğer önemli ev ise, kapının sağ karşı köşesinde bulunan, günümüze Steinbüc­hel evi adıyla bilinen, Atatürk'ün İzmir'in kurtuluşu günlerinde kaldığı, 19. yüzyılda Woods Ailesi'nin yaşadığı köşktür.
Köşk sakinleri kullandıkları suyu bahçelerinde­ki kuyulardan sağlardı. Bugün rektörlük bahçesinde o dönemden kalma 3 kuyu durmaktadır. Bahçedeki yaşlı ağaçlar geçmişte olduğu gibi, günümüzde de değişik kuşlara ev sahipliği yapıyorlar. Son iki yılda konulan kuş kafesleri sahiplerini bulmuşlar bile. Köylüye ekonomik zorlukların yaşandığı yıllarda para kazandırma amacıyla, taşıma taşlarla yaptı­rılmış, o dönemde körfeze kadar açık görüş imkânı sağlayan bir teras bugün bahçenin bir köşesinde hâlâ duruyor. Bayan Gwynneth Giraud 1930'lu yıllarda bu suni tepenin tüfek atış talimlerinde kullanıldığını hatırlıyor.
James 1878'de işlerini oğulları Edward, Richard Watson ve Herbert Octavius'a devrettik­ten sonra, 1883 yılında hayata gözlerini yumdu. Her üç kardeşin ortak hobilerinden biri avcılıktı. Ege bölgesinin değişik yerlerinde ava çıkarlardı. Özellikle Herbert Octavius'un, memleketin belki de en önemli geyik, dağ keçisi, ayı ve yaban domuzu başı koleksiyonuna sahip olduğu söylenmekteydi. Diğer bir hobileri ise yatçılıktı. Bahçe bakımını en sevdiği uğraşısı yapmış olan Edward, bir botanikçi olarak ailenin adıyla anılacak olan "Tulipa Whittallii" lalesi ve "Fritillaria Whittallii" zambağıyla botanik literatürüne girdi. Bornova'daki eşsiz bahçesi bugün hala eski görkemini koruyor.
Çocukluğundan beri antika para biriktirmiş olan James Whittall'in çok değerli koleksiyonu ölümünden sonra İngiltere'de Sotheby müzayede evinde 8 gün boyu satıldı. Kolek­siyonun büyük kısmı Leningrad-Hermitage, Berlin Müzesi ve British Museum (365 adet) tarafından alınmıştır.
Kocası James öldükten sonra hayatının sonu­na kadar Büyük Ev'de yaşamış olan Magdaleine Blanche Giraud'nun13 çocuğu, 91 torunu ve 256 torun çocuğu vardı. Edmund Giraud'un belirttiği gibi "o yalnızca bütün aile için değil aynı zamanda bütün Bornova için de kesinlikle muhteşem bir kişilikti. Yirmi dokuz yıl boyunca ailenin lideriydi ve güçlü karakteri onun harika duruşuyla özdeşleşiyor­du. Ölmeden önce, sürekli sayıları artan torunları ve evlatlarının torunları yıllar boyu çevresinde yetişti ve bazı yıllarda Noel'de bütün varislerini 'Büyük Ev'in yemek odasında ve balo salonunda peş peşe toplardı. Yüzyıldan fazla bir süre burada oturdular. Ölümünden önce 'Büyük Ev'in girişinin sol tarafında­ki odasında kalıyordu. Birer yetişkin olan evlatlarıyla oturma odasında uzaktan gelen sayısız torunlarının ve arkadaşlarının ziyaretlerini büyük bir saygı ve keyif ortamında kabul ederdi."
Köşkün 1886 yılındaki iki önemli ziyaretçisi İngiliz donanmasına ait gemiyle İzmir'e gelen Edinburg Dükü Alfred Ernest Albert ve daha sonra 5. George adıyla İngiliz tahtına çıkacak George Frederick Ernest Albert'tir. Köşkün bahçesinde fenerlerle aydınlatılmış ağaçların altında, denizci konuklara Ödemiş'ten gelen zeybeklerin de oyun­larıyla katıldıkları çok büyük bir balo verilir. 1921 yılında gelen diğer bir ziyaretçi ise Yunan Prensi Andrew'dir. Bu arada Yunan Kralı Otto'nun 1833 de kardeşi Bavyera Prensi Maximillian ile buluşma amacıyla, İzmir'e Madagaskar gemisiyle yaptığı yolculuğunda uğradığı köşkün "Büyük Ev" değil, onuruna verilen bir balonun gerçekleştirildiği, Charlton Whittall'un, kayınpederi Jean Baptiste Giraud'dan satın aldığı Bornova'nın batı mahalle­sindeki ilk köşkü olduğunu belirtmeliyiz.
Kardeşlerden Herbert Octavius annesinin 1912'de ölümüyle satın aldığı Büyük Ev'de yaşama­ya devam eder. Zeki bir işadamı olan Herbert Octa­vius firmaya uzun yıllar öncülük etmiş, kendisine büyük saygı duyulan, sevildiği kadar da korkulan bir kişiliğe sahipti. Köşk, Herbert Octavius 1922 yılında Tunus'a gittikten sonra, kızkardeşi Mary Whittall'un 1900-1913 yılları arasında Oriental Carpets Ltd., İzmir Yün Fabrikası ve İzmir Pamuklu Mensucat'ı kurmuş olan oğlu Harold Frederic Giraud (1872-1963) tarafından, oğlu Harold Giraud (1906-2000) için satın alındı. Köşk, 1959'da Harold Giraud'dan alınarak kamulaştırıldı ve1960 yılında tapuya Ege Üniversitesi adına tescili yapıldı.

19. yüzyılın ünlü "Büyük Ev"'i bugün yaklaşık 60.000 öğrencisi ve çalışanıyla, Türkiye'nin en bü­yük üniversitelerinden biri olan Ege Üniversitesi'ne yönetim merkezi olarak hizmet veriyor. Sade ve zarif mimarisiyle yüzlerce yıllık ağaçların gölgesin­de, önceki 150 yıllık geçmişinde olduğu gibi, bugün de devlet başkanlarına kadar önemli konuklara ev sahipliği yapıyor; günümüz şehir yaşamının stresinden ve çarpık yapılaşmasından uzak, Bornova'daki ender yeşil alanlardan biri olarak, 100'den fazla çalışanına özel bir mekânın parçası olma ayrıcalığını sunuyor.