eskisehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eskisehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2016 Salı

Sendemi Brütüs!!!

Acun Ilıcalı'nın sunduğu O Ses Türkiye yarışma programında finale kadar çıkan Osman Vahit Özdal  FETÖ/PDY soruşturması kapsamında açığa alındı
O Ses Türkiye yarışmacısı Osman Vahit Özdal, FETÖ'cü çıktı. O Ses'te finale kadar çıkan Osman Vahit Özdal, Eskişehir Valiliğinde memur olarak çalışıyordu


Özdal’ın FETÖ/PDY soruşturması kapsamında açığa alındı ve yurt dışına çıkış yasağı konuldu

20 Haziran 2015 Cumartesi

BOR MADENİ VE TÜRKİYE REZERVİ..

Bu yüzyılın en önemli madenleri arasında yer alan ve dünyanın en stratejik madeni olarak kabul edilen Bor rezervinin yarısından fazlası Türkiye’de bulunuyor. Bor, nükleer sanayiden uzay araçlarına, gübre sanayiinden ilaç sanayine, kimya sanayinden otomobil sanayine kadar 400’ü aşkın alanda kullanılıyor.

Türkiye, dünyada bor rezervlerinin %65 ila 72 aralığında bir rezerve sahip bulunurken, dünya üretiminin %40’ını gerçekleştiriyor. Türkiye dışındaki ülkelerde bor rezervlerinin ömrü son 80 yıllık iken ülkemiz tüm dünyanın 450 -500 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek bor rezervlerine sahip konumdadır.

Türkiye’de devlete ait olan Eti holding A.Ş. aracılığı ile bor madenleri, Burhaniye’den Savaştepe’ye, Susurluk’tan Dursunbey’e, Bigadiç’ten Sultançay’ına, Bursa Kestelek’ten Sındırga’ya, Kütahya Emet’den Eskişehir Kırka’ya kadar 1 milyon 700 bin hektarlık bir bor maden rezervleri alanı kamulaştırılmış durumdadır. Bu alanlardaki bor rezervleri yaklaşık 2.5 milyar tonluk kapasiteyle dünyanın en zengin ülkesi Türkiye’dir. Bu Bor’un ülkemiz için ekonomik değer olarak 1 trilyon dolardan daha fazla zenginliğe sahiptir. Türkiye bor madenlerinin ihracatının %50’sini ham madde halinde, %50’sini işlenmiş olarak satmaktadır.

ÖZAL VE ERDOĞAN BOR’U GÖRDÜ
Eti Maden Genel Müdürü Orhan Yılmaz’a göre, dünya ile rekabet etmenin yolu maliyetleri düşürmekten geçiyor: “Maliyetleri o kadar hızlı düşürdük ki, bizimle kimse rekabet edemez hâle geldi. Üç yıl önce piyasanın lideri olma yolunda büyük bir adım attık. Rakibimiz pazar kaybederken biz üretimi artırdık. Üstelik yeni pazarlar da oluşturduk. Rakibimizin en güçlü olduğu ABD’de bile satışlarımızı katladık.”

Türkiye’deki bor madenleri, 1960’larda yabancı şirketlerin eliyle çıkarılıp pazarlanıyordu. Ham hâldeki maden, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde işlendikten sonra pazara sürülüyordu. 1978’de kamulaştırma kararı alınan borda yatırımlar ilk kez dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından başlatıldı. Ancak uzun yıllar bu madene önem verilmedi. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle bu konu, önce Acil Eylem Planı’na alındı, ardından yatırımlara başlandı. Bor Enstitüsü (BOREN) kuruldu, ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli paneller düzenlendi, tanıtıma büyük önem verildi. Girişimler meyvelerini kısa sürede verdi. Çin pazarının yüzde 77’si Türkiye’nin eline geçti. Rusya’ya 5, ABD’ye 3 kat fazla ihracat yapılmaya başlandı. Pazarda liderliğe yükselen Türkiye, tesislerini yeterince geliştirmediği için taleplere hâlâ cevap veremiyor. Şu an 5 tesiste gece gündüz süren üretim, tatillerde bile durmuyor.

Fabrikaların üretim kapasitesi yüzde 170’ler seviyesine ulaştı. Mevcut üretim göz önüne alındığında 2010 yılının siparişleri bile doldu. Eti Maden, üretim sorununu aşmanın yolunu arıyor; devletin yeni tesisler kurmasını, özel sektörün de üretime katılmasını istiyor. Bunun da yetmeyeceği göz önüne alınarak yurt dışında üretim yapılması hedefleniyor. Böylece Türkiye dört yıl içinde 2 milyon tonu aşkın üretimle, 2 milyar dolar gelir elde edebilecek.

BOR’UN PAZARI
Bir yer altı kaynağı, ulusal zenginlik olarak Bor’u anlayabilmek için bazı yalın gerçeklere bakmakta yarar var :
* Dünyanın en büyük Bor tuzu yatakları ülkemizde (yeterli bilgisi derlenip rezerv niteliği kazandırılmış olan yataklarla bile dünyanın bilinen rezervlerinin yaklaşık 2/3’si) ;
* Dünya tüketiminin %75’ini bizim Eti Bor (Eti Holding) ve Rio Tinto’nun ABD’de kurulu Borax Ltd’i karşılıyor ;
* Ülkemizdeki yataklar dünyanın gereksinimini bugünkü tüketim hızı ile 400 yıldan uzun bir süre karşılayabilecek düzeyde ;
* Borax ise ancak 80 yıllık rezerve sahip (dünyada Bor fiyatları makul bir düzeye düşecek olursa, bu 12 yıla inecek) ;
* Ülkemizdeki yataklar hemen bütün ekonomik Bor tuzu mineralleri açısından zengin, yataklar sığda ve açık ocak işletmesine elverişli, ulaşımı kolay yerlerde ;
* Dünya pazarının büyük bölümüne taşıma kolaylığı da ülkemizden yana ;
* G. Amerika’daki rakip yataklar küçük, 4000 m’lerden yüksekte, zor ulaşılabilir yerlerde, yılın uzun bir döneminde olumsuz iklim koşullarından ötürü çalıştırılamıyor
* Borax’ın yatağı ise açık işletme ile işleniyor, ama ocak derinliği 750 m’ye ulaşmış, sayısız güçlüklerle boğuşuyorlar.
Türkiye 'bor'da dümene geçiyor

Dünya bor rezervinin çoğuna sahip olan Türkiye, bu değerli madenin üretimi ve ihracatında birinci sıraya oturdu. Ancak ‘yüzyılın madeni’nin geleceğini kurtarmak için teknoloji ve sanayi alanında yapılacak çok iş var.

Eskişehir’deki bor fabrikası yöneticilerinin hararetli toplantısını telefon sesi bölüyor. Ahizenin ucundaki kişi “Çinli müşteriler acele bor istiyor. Neden mal gelmedi?” diye soruyor. Cevap gecikmiyor: “Üretim kapasitemizi aştık, taleplere yetişemiyoruz.” Dünya bor rezervlerinin yüzde 72’sine sahip Türkiye, yurtdışından gelen ürün talebine cevap veremiyor. Şimdiden ileriki yılların siparişleri bile alındı. Eskişehir-Kırka başta olmak üzere Kütahya, Bursa ve Balıkesir’deki bor işleme tesislerinde üretim aralıksız devam ediyor. Talep patlaması ihracat rakamlarına da yansıdı, 2005 yılından sıonra bor ihracatı dört kat arttı. İşçisinden mühendisine, teknisyeninden yöneticisine kadar hemen herkes siparişleri yetiştirme telaşında. Personel iki yıldır izin kullanamıyor.

PAZAR PAYI KATLANIYOR AMA…
Deterjandan uzay mekiğine, ilaç sanayinden televizyon ekranına kadar birçok alanda kullanılan bor madeninde Türkiye, tekel olma yolunda ilerliyor. Birkaç yıl önce dünyadaki bor pazar payı sadece yüzde 17 olan Türkiye, bugün payını yüzde 40’a çıkardı. Eti Maden Genel Müdürü Orhan Yılmaz’a göre, rakam kısa sürede artacak: “Artık üretimde, hasılatta ve kârlılıkta bir numarayız. Şimdi pazardan daha çok pay almanın heyecanı içindeyiz. Kutuplar dışında herkese ulaşmaya çalışıyoruz.”

Türkiye, 2005 yılından öncesine kadar dünya bor tüketiminin sadece beşte birini (400 bin ton) karşılıyordu. 2005 yılından itibaren dünya piyasasında üstünlüğü ele geçirerek, ihracat rakamlarını 1 milyon 200 bin tona çıkardı. Yine 2002’de 150 milyon dolarlık bor satarken, bu miktar şu an 600 milyon doları aştı. Eti Maden, son yıllardaki taktik ve atılımlarıyla uluslararası madencilik devi ve en yakın rakibi ABD menşeli US Borax’ın liderlik koltuğunu elinden aldı. (Şirketin pazar payı yüzde 32’ye geriledi.) Türkiye fiyat politikasını belirler noktaya gelmek istiyor.

BEŞTE BİRİ FİYATINA ÇIKARIYORUZ
Peki, Türkiye kısa sürede bu seviyeye nasıl geldi? Borun endüstriyel hâle getirilmesi için hangi stratejiler izlenmeli? Öncelikle, Türkiye’deki maden yatakları yüzeye çok yakın. Örneğin Çin’de 4 bin metre yüksekliğe sahip dağ yataklarında madene bin metre derinlikte ulaşılırken, ülkemizde bu mesafe sadece ve sadece 50 metre. Bu nedenle çıkarma ve taşıma maliyetinin düşmesi Türkiye’ye büyük avantaj sağlıyor. Diğer ülkeler madenin tonunu 100 dolara çıkarırken, Türkiye çok daha kaliteli madeni 20 dolara mal ediyor. Maliyeti düşüren bir diğer unsur ise atıl durumda bulunan başka sektörlerdeki fabrikaların küçük operasyonlarla bor üretimine geçmesi.

‘BOR ALTINI’ PİYASAYI SARSACAK
Türkiye bor madenini işlemede de sınıf atlıyor. Yakın zamana kadar bu madeni sadece tuz olarak işleyen tesislerimiz, artık bir sonraki aşama kabul edilen üretimi de gerçekleştiriyor. Bunların içinde boroksit, üleksit ve kolemanit gibi ürün ve kimyasallar öne çıkıyor. Eti Maden AŞ, bünyesinde faaliyet gösteren Eskişehir-Kırka (etibor-48), Kütahya-Emet (kolemanit), Bursa- Kestelek (kolemanit), Balıkesir-Bigadiç’te (kolemanit-üleksit) üretim yapılıyor. Ayrıca Balıkesir Bandırma’da da bor kimyasalı üretiliyor. Eti Maden, bir yandan üretimini artırıp pazar payını yükseltirken, diğer yandan yeni ürünlerle piyasaya giriyor. ‘Kalsine tinkal’ bunların en önemlilerinden biri. Bir süre önce keşfedilen ürün, ‘bor madeninin altını’ olarak nitelendiriliyor. Bir başka ifadeyle bugüne kadar üretilen bor ürünleri ‘14 ayar altın’ olarak düşünülürse, yeni ürün ‘24 ayar altın’a tekabül ediyor. Kaliteli bor ürünü diyebileceğimiz ‘kalsine tinkal’ LCD ekran yapımı, elektronik cihazlar, demir cürufunun alınması ve deterjan sanayii gibi alanlarda katkı maddesi olarak kullanılacak. Bu üründe su oranı düşük olduğu için müşteriler büyük rağbet gösteriyor. Numuneleri gören yabancı firmaların bu ürüne talebi hayli yüksek. Pazarda önemli bir yer edineceği anlaşılan ‘kalsine tinkal’in tonu, benzerlerinden en az 200 dolar daha yüksek fiyata satılıyor. Yeni ürün ilk etapta yıllık 200 bin ton üretilecek. Pazarda tutarsa bu rakamlar artacak. Kurumun beş yıllık strateji planlarında bu miktarın 2 milyon tona kadar çıkarılabileceği düşünülüyor. Sadece ‘kalsine tinkal’ üretimi bile kurumun gelir ve katma değerinin 1,5-2 milyar dolar artması anlamına gelecek.

Ayrıca bu cevher projesiyle eski üretim yöntemlerindeki boroksit kaçakları dörtte bire iniyor. Cevherin içinde kalan artık maddeler bu yöntemle tamamen ayrıştırılıyor. Hem ürün kalitesi hem de üretim randımanı artıyor. Üretim de diğer ürünlere göre üçte bir gibi daha kısa zamanda tamamlanıyor. Böylece zaman ve enerjiden tasarruf sağlanıyor. Sıvı atık olmadığı için çevre problemleri de minimize ediliyor. Ürün kısa süre önce Türk Patent Enstitüsü ve Avrupa Patent Birliği tarafından tescillendi.

20 ‘SIR PROJE’ SIRADA BEKLİYOR
Son yıllardaki kurumsal atılımda Eti Madencilik Genel Müdürü Orhan Yılmaz ve Yönetim Kurulu Üyesi Yücel Yalçınoğlu’nun rolü yadsınamaz boyutta. Büyük kısmı taşra olmak üzere 25 yıldır kurumun değişik birimlerinde çalışan Yücel Yalçınoğlu, geçmişte kalan kısır çekişmelerin yerini artık yeni fikir ve projelerin aldığını anlatıyor. Beş yıldır üzerinde çalıştıkları ‘kalsine tinkal’in yanı sıra birçok yeni ürün projesini de hayata geçirmek üzere olduklarını söylüyor. Eti Maden mühendisleri yeni bor ürünleriyle ilgili 20’ye yakın yeni projenin üzerinde çalışıyor. Ancak yöneticiler henüz tamamlanmayan projeler konusunda ser veriyor sır vermiyor.

ÂTIL FABRİKA BOR ÜRETİMİNE GEÇTİ
Bor pazarına hızlı giren Eti Maden, tesisleri yetersiz kaldığı için istenen seviyede üretim yapamıyor. Bunun için yeni tesislere ihtiyaç var. Ancak maliyetlerin yüksek olması ve inşasının 4 yıla yakın sürmesi büyük dezavantaj. İşte bu durumu göz önüne alan kurum yönetici ve mühendisleri, alternatif yollara yöneldi. Örneğin kurumun gözde ürünü ‘kalsine tinkal’, 10 ay gibi kısa sürede kurulan özel bir tesiste işleniyor. Klasik işleme yönteminde bor türev ve kimyasalları sudan geçirilip birkaç aşamada elde edilirken yeni ürün suya ihtiyaç duymadan yüksek dereceli sıcak fırınlarda işleniyor.

Yeni tesisin yıllık kapasitesi ilk etapta 200 bin ton olarak hesaplanıyor. Önceki yılın son aylarında üretime geçen bu ürün Avrupalı bazı firmalara pazarlanıyor. Çin ve Rusya menşeli, dünya pazarının önemli demir çelik ve paslanmaz firmalarıyla anlaşmalar yapılmış durumda.

ŞEKER FABRRİKALARI DA BOR ÜRETECEK
Özel tesisin inşası da pek alışılmadık bir başarı hikâyesine sahne oldu. Elazığ’da 1982 yılında kurulan krom fabrikası, o tarihten bugüne âtıl vaziyetteydi. Çürümeye terk edilen bu fabrikanın bazı aksamları sökülüp Eskişehir’de âtıl durumda bulunan başka bir tesise monte edildi. Böylece yeni fabrika üretime geçti. Bu projeyle tesis maliyeti 100 milyon dolardan 20 milyon dolara indirildi. Üstelik taleplere daha erken cevap verilmeye başlandı.

Yabancı firmalardan gelen yoğun taleplerin karşılanmasına yönelik arayışlar sadece bunlarla sınırlı değil. Şeker pancarına kota uygulandığı için çok az çalışan şeker fabrikalarında da bor üretilmesi planlanıyor. Zaten, bu fabrikaların üretim yapısı ile bor tesislerininki büyük ölçüde benzerlikler gösteriyor. Fabrikalarda yapılacak küçük ilave ve tadilatlarla bu tesislerin bor üretimine geçmesi mümkün. Bazı şeker fabrikalarında inceleme bile yapılmış. Susurluk Şeker Fabrikası’nda bu yıldan itibaren bor üretilecek. 20 milyon YTL’lik bir yatırımla senede 250 bin ton üretim yapılması öngörülüyor. Böylece sadece bu fabrikadan yılda 65 milyon dolar gelir elde edilmesi bekleniyor.

Eti Maden, talepleri karşılamak için arayışlarını sadece yurt içinde sürdürmüyor. Üretim için yurt dışında da girişimler devam ediyor. Rusya’da bir tesis birkaç ay içinde boraks üretmeye başlayacak. Burada işlenen bor Rus pazarına sürülecek. Peki neden Rusya? Birincisi üretim girdisi olarak enerji maliyeti Türkiye’ye göre çok düşük (beşte bir). İkincisi de Ruslar, kaliteli Türk borunu tercih ediyor.

Eti Maden’in bor üretimini artırmak için hayata geçireceği bir başka proje ise yurt dışından Türkiye’ye fabrikalar getirmek. İlk olarak Almanya’dan bir fabrika taşınacak. Aynı şekilde Çinli bir firma bu yıl içinde ülkemizde fabrika kurup maden üretmeye başlayacak. Eskişehir’de yapılan 250 bin ton kapasiteli tesisin iki yıl içinde faaliyete geçmesi bekleniyor. Ayrıca bor üretiminde yerli firmalardan yararlanılıyor.

Bor madeni yüzlerce üründe yan madde olarak kullanılıyor. Bunlardan biri de ısı yalıtımı. Petrol ve doğalgaz fiyatlarının sürekli arttığı düşünüldüğünde binalardaki ısı yalıtımı daha da önem kazanıyor. Özelikle sert soğuğuyla bilinen Rusya, Ukrayna ve Norveç gibi ülkelerin yanı sıra sıcak kuşaktaki Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde de son yıllarda yalıtım büyük önem kazandı. İzolasyonu sağlamak için kullanılan maddelerin en önemlisi ise bor. Eti Maden Başmüfettişi Galip Türkmen, pek çok alanda olduğu gibi yalıtım konusunda da bor madenine ilginin arttığına dikkat çekiyor: “Küresel bazda aşırı soğuma da aşırı ısınma da bor için yeni pazarlar oluşturuyor. Biz de fırsatları değerlendirerek ülkemizin kâr etmesini istiyoruz.”

Son yıllarda dünya bor pazarının ABD’den Rusya ve Uzakdoğu ülkelerine kayması sebebiyle bu bölgelerde pazarlama organizasyonu yapılanmasına da hız verildi. Rusya’da bir pazarlama şirketi kuruldu, Uzakdoğu pazarına girmek için ise Çin’de bir irtibat bürosu açıldı.

İŞLENİNCE FİYATI 30 KAT ARTTI
Sanayiden tarıma, sağlıktan tekstile kadar yaklaşık 400 alanda katkı maddesi amaçlı kullanılan bor madenini, Türkiye yarı işlenmiş mamul olarak piyasaya sürüyor. Daha önce tonu 20 dolara satılan ham hâldeki borun fiyatı, bu işlemeden sonra 600 dolara çıktı. Eğer Türkiye bu madeni sanayide kullanıp satabilirse fiyatlar astronomik şekilde yükselecek. Örneğin, yarı mamul hâlde ihraç edilen boroksitin tonu 500 dolarken, bunun nano teknoloji ve uzay teknolojisinde kullanılması durumunda rakamlar 1 milyon doları aşacak. Bugün milyar dolarlık kazançların elde edildiği borun üretiminde belki de en önemli faktörlerden biri; bu madenden kazanılan paraların bor Ar-Ge’sine yatırılması. Böylelikle sanayi-devlet-üniversite işbirliğiyle borda yeni hamleler yapılması çok daha kolaylaşacak. Türkiye’nin bu anlamda hâlâ eksiklikleri bulunuyor.

Dünya rezervinin dörtte üçüne sahip olmasına karşın Türkiye, boru teknoloji ve sanayide yok denecek kadar az kullanıyor. Üretimin sadece yüzde 7.5’lik kısmı iç piyasaya sürülüyor.

Pazarda açık ara liderliğe yükselse de Türkiye bazı risklerle karşı karşıya. Bor teknolojisini geliştiren US Borax’ın pazar payının iyice düşmesi hâlinde Türkiye bor teknolojileri konusunda daha yalnız kalacak. Bor madeninin kullanılabileceği teknolojiyi geliştirme konusunda ciddi mesafe alınmazsa alternatif ürünlerin sivrilmesinin önüne geçmek zorlaşacak. Meselâ Avrupa ülkeleri daha önce otomobil camını bordan yaparken artık ‘sodyum perborat’ denilen bir madenden yapıyor. Bu durumda borun cazibesi düşecek. Her ne kadar Türkiye’nin üretimi ve pazar payı katlanarak artsa da dünya bor tüketiminin son 5 yılda sadece yüzde 4-6’lık bir artış göstermesi aslında tehlikenin habercisi gibi.

‘Yüzyılın madeni’ borda, katma değeri yüksek ürün geliştirme konusunda devletin diğer kurumlarındaki teknolojik imkanlardan çok daha fazla yararlanılması hayati önem taşıyor. Yeni teknolojiler kapsamında, özel bor kimyasallarını üreten ve tüketen sanayilerin de mutlaka ülkemizde kurulup geliştirilmesi gerekiyor. Bu yönde bazı adımlar da atıldı. Örneğin, Eti Maden, daha önce seramik yapımında kullanılmak üzere yurtdışından katkı maddesi ithal eden yerli bir firma için şu an özel üretim yapıyor. Bu sayede firma, yıllık 50 milyon dolarlık ithalatı kesip Eti Maden’den ürün almaya başladı.

ETİ MADEN HÂLÂ ÖZERKLEŞEMEDİ
Son yıllardaki önemli başarılarına rağmen Eti Maden’in bürokratik yapısı da dünya ile rekabeti zorlaştırıyor. Dünyada özel şirketler istediği gibi at oynatırken, kamu kurumu statüsündeki Eti Maden, bürokratik hantallık başta olmak üzere birçok sebepten yeterince aktif ve etkin hareket edemiyor. Böylece fiyat politikasının belirlenmesinden bu madenin farklı teknolojilerde kullanılmasına, dünya piyasasında daha fazla yer alınmasından daha etkili bir pazarlamaya kadar birçok alanda istenen verimlilik henüz sağlanamıyor. Hükümet, Acil Eylem Planı’nda bor madenini işleyen Eti Maden’in 6 ay içinde özerk bir yapıya kavuşturulacağını öngörmüştü; ancak bu hâlâ yapılmadı. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı, kamu işletmelerinde yapılması planlanan yeni düzenlemeyi gerekçe göstererek yeni projelere de izin vermiyor.

Eti Maden Başmüfettişi Galip Türkmen, kurumun artık daha hızlı karar alıp uygulayan bir yapıya kavuşturulmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor: “Türkiye, 2001’de borun özelleştirme kapsamından çıkarılmasıyla bir yanlıştan dönmüştü. Ancak Eti Maden’in yeniden yapılandırılmasındaki kararsızlık ileride telafisi imkânsız zararlar verecek. US Borax piyasadan çekildiğinde daha zor ve riskli kararlar alınmak zorunda kalınacak. Usul ve mevzuat hantallığı son derece değerli olan zamanın maliyetini artıracaktır. Türkiye, yeni tesisleri hızla devreye sokarak yeni ürün çeşitleriyle birlikte ihtiyaca cevap verecek stratejiler geliştirmeli.”

Enerji uzmanı Serdar İskender ise öncelikle ‘geleceğin enerjisi ve ülkenin borçlarını silecek maden’ gibi hamasî nutuklara sıkıştırılan bor konusunda artık daha gerçekçi adımlar atılması gerektiğini söylüyor. Devlet, üniversiteler ve özel sektör kuruluşlarının birlikteliğiyle, bor üretimini yapan Eti Maden’de idari yapıdan araştırma geliştirmeye, yatırım ve üretimden pazarlamaya millî stratejilerin geliştirilmesi gerektiğini dile getiriyor.

Bor pili, bor yakıtı, bor arabası, bor reaktörü… Dünya bor rezervlerinin dörtte üçüne sahip Türkiye’de bu ifadeler kimileri için hayal, kimileri için umut. Ama gerçek olan şu ki, Türkiye son dönemde bor üretimi ve ihracatında bir dönem hayal olan başarıyı yakaladı. Şimdi ise katma değeri yüksek ürün ve teknoloji geliştirmenin yanı sıra dünya piyasasında daha nitelikli roller kapma konusunda ciddi bir sınav veriyor.

RUSYA VE ÇİN’E DETERJAN KÜLTÜRÜNÜ AŞILAYACAKLAR
Bor madeni 400 farklı alanda kullanılıyor. Bor kullanımında, son yıllarda 100 milyar dolarlık büyüklüğüyle deterjan sanayii öne çıkıyor. Bunun büyük kısmı ise Avrupa ülkelerinde üretiliyor. Eti Maden AŞ, şimdi deterjan sanayiini Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelere kaydırmayı hedefliyor. Çünkü, bu ülkelerde temizlik mefhumu yeterince gelişmemiş. Çin’de sadece 100-150 milyonluk bir kesim deterjan kullanıyor. Hindistan’da bu oran daha da düşük. Rusya’nın özellikle iç kısımlarında bu alışkanlık yok denecek kadar az. Eti Maden, şimdi bu ülkelere deterjan satmak için kolları sıvamış durumda. Bu ülkelere giden kurum çalışanları deterjan kullanımını artırmak için temizlik firmalarıyla ortaklaşa çalışmalar yürütüyor.

Eti Maden çalışanları yurtdışında yeni müşteriler bulmak için de yoğun çaba gösteriyor. Almanya, İngiltere, İtalya ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri dışında Çin’den, Japonya’dan, Rusya’dan haftada birkaç müşteri grubu geliyor. Aynı şekilde pazarlamada daha fazla yer bulmak için kurum çalışanları gruplar hâlinde yurtdışı seferlerine çıkıyor. Satış hedefinin yüzde 90’ından fazlası yurtdışında olan Türkiye, İngilizce bilen çalışanlarına Rusça, Çince ve Japonca kursu veriyor. Kurslara halen 120 civarında personel devam ediyor.

Eti Maden Genel Müdürü Orhan Yılmaz: BOR SANAYİİ GELİŞMELİ

Asıl önemlisi bor ürün ve kimyasallarının katkı maddesi olarak değerlendirildiği sanayinin gelişmesi. Biz, üretimimizin yüzde 92,5’ni yabancılara satıyoruz. Sanayicilerimiz bu konuda adım atsın, bütün şartlarımızı zorlayarak onlar için çok cazip fiyatlarla en az 100 yıllık bor konsantre ürünü veya kimyasalı ihtiyaçlarını tekeffül ederiz.

28 Şubat 2015 Cumartesi

Dervis Yunus ve Tapduk Emre


Sarıköy’de ekincilikle geçinen ve gayet yoksul olan Yunus Emre, bir kıtlık yılında buğday istemek üzere, Suluca Karahöyük’te Hacı-Bektaş Veli Dergahı’na giderken, eli boş gitmemek için dağdan alıç toplayıp götürür. Geldiğini ve ziyaret sebebini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş Veli, adamaları vasıtası ile sordurur:
- Buğday mı verelim, nefes mi?
Yunus:
- Nefesi ne yapayım bana buğday gerek.
Hacıbektaş:
- Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın her tanesine bir nefes verelim.
Yunus yine:
- Nefes neme gerek, der.
Hünkar bu kez de:
- Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim.
Yunus bu söze karşı dayatır. Çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söyler.
- Ben nefesi neyleyim? İhsan ederlerse bana buğday versinler, der.
Hünkar’ın emriyle öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklenir. Yunus veda edip yola koyulur, fakat köyden biraz uzaklaşınca aklı başına gelir.
- Eyvah ben ne olmayacak iş ettim. Bana nasip sundular kabul etmedim. Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da kabullenmedim. Buğday bir nice gün sonra tükenir. Nefes ölünceye dek tükenmez. Geri dönüp erenlerin eşiğine varayım. Belki bana himmet ettikleri nasibi verirler.
Diyerek dönüp dergaha gelir. Öküzüne yüklediği buğdayı indirir.
- Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler, der.
Halifeler bu hali hünkar’a bildirirler. Hacıbektaş Veli buyurur ki :
- Bundan artık bu iş burada olmaz. Biz onun kilidi anahtarını Tapduk Emre’ye verdik.Varsın nasibini ondan alsın.
Yunus tekrar yola düşüp Sarıköy’e gelir. Araya araya Tapduk Emre’yi bulur. Hünkar’ın selamını söyler. Tapduk Emre:
- Safa geldin, kadem getirdin. Olanı biteni biliyoruz. Hizmet et emek yetür, nasibini al, der.
- Yunus kırk yıl Tapduk Emre’ye canla başla hizmet eder. Dağdan sırtı ile dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarır, hatta yara olur. Fakat kimseye bir şey demez. Tapduk Emre de Yunus’u sever. Bu hal öteki dervişleri kıskandırır. Şeyhin kızını seviyor da ondan bu derece hizmet ediyor gibi sözler alttan alta söylenmeğe başlar.
Yunus’ta böyle bir art düşünce yoktur. Şeyhi de bunu bilir. Bir gün Yunus tekkeye yine odun getirmiştir. Tapduk Emre sorar:
- Bunlar ne düzgün odunlar. Yunus dağda eğri odun yok mu?
- Var amma kapınızdan içeri eğri girmez. Bu kapıya eğri yaraşmaz.
Soru da cevabı da aslında, o yersiz düşünce ve dedikodulara karşıdır.
Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmağa elindeki kıldan ip yetişmez. Yılanlar gelip birbirine düğümlenir, boylu boyunca ip gibi uzanırlar. Yunus onlarla odunları sarıp sırtlar ve Tapduk Emre’nin dergahına getirir. Odunları yere bırakınca yılanlar çözülür, kaybolup giderler.
Tapduk, Yunus’un doğruluğunu biliyor, ondan şüphe etmiyordu. Bu gerçeği belirtmek için Yunus’u konuşturmuştu. Bir gün kardeşler yalancı çıkmasın diye kızını Yunus’a verdi. Tapduk Emre’nin kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kızdı. Ulu mertebelere ulaşmıştı. O Kur’an okurken akan sular durur, dinlerdi. Yunus:”Ben bu nimete layık değilim.” diyerek ömrü boyunca kıza dokunmadı.
Yunus yıllar yılı şeyhine hizmet etti. Fakat beklediği himmeti bulamadığı ve bulamayacağı sanısına kapıldı. Kaçıp dağlara düştü. Bir rivayete göre bir mağarada, bir başka rivayete göre de yolda yedi erle buluştu. Her gece onlardan biri dua ediyor, ortaya bir sofra yemek geliyordu. Sıra Yunus’a gelince düşündü: <Ne ideyim, ne diyeyim?> diye. İçinden onlar kimin adını vererek dua etti ise ben de öyle yapayım dedi ve öyle yaptı. O gece önlerine iki sofra yemek geldi. Erenler şaşırıp sordular:
- Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?
Yunus:
- Önce siz söyleyin, dedi.
- Tapduk Emre’nin kapısında kırk yıl hizmet eden erin yüzü suyu hürmetine dua ederiz.
Yunus bu cevabı alınca koşa koşa tekkeye dönüp Tapduk Emre’nin karısına sığınır:
- Beni bağışlat, diye yalvarır.
Ana Bacı :
- Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için kalkar. Kapının eşiğine yüzükoyun yat uzan, üstüne basınca:
- Bu kim? diye sorar.
Ben:
-Yunus, derim.
- HangiYunus, diye sorarsa bil ki gönlünden çıktın. Artık buralarda eğlenme, durma git.
- Yok, bizim Yunus mu, derse ayaklarına kapan kendini bağışlat.
Yunus, Ana Bacının dediği gibi yapar.
Tapduk’tan:
- Bizim Yunus mu? Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanır, kendini bağışlatır.
Tapduk elindeki asayı uzağa doğru fırlatıp atar.
- Git asayı nerede bulursan oraya yerleş, der.
Yunus yola çıkar. Asayı Sarıköy’de bulur. Oraya yerleşir. Halkı irşada başlar.Yunus Emre göçtükten sonra bir gün Molla Kasım adında biri su başına oturmuş Yunus şiirlerini okuyor, düşüncesine aykırı gelenleri yanan ateşe atıp yakıyormuş. Böylece bin tanesini yakmış, bin tanesini yel uçurmuş. Bin tanesini de suya atmış. Geride kalanları okumağa devam ederken:
Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıygıya çeker bir Molla Kasım gelür
Beyitine gelince aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış. Fakat olan olmuş. Ateşte yanıp duman halinde göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş. Elde kalanlar da ademoğullarına kalmış. Yunus’un şiirlerinden herkes nasibini almış.
Yine rivayet olunur ki;
Mevlana bir gün yanındakilere:
- Manevi mertebelerden hangisine vardımsa Türkmen kocasını önde buldum.
Diyerek Yunus’u övmüş, kadrini yüceltmiş.
Halk efsaneleri, destanlar konuşma dili ile oluşturulmuş bir anlatı türüdür. Anlatılanın gerçek olduğuna inanılır. Geçmişte bir gerçeği vardır. Ancak zamanla hayal mahsulü bilgilerle değişikliğe uğramıştır. Türbesi Seyitgazi ilçesinde bulunan Baba İlyas efsanesi halk efsanelerine bir örnektir.
Baba İlyas Efsanesi: Şücaeddin-i Veli Horasan’dan geldiği zaman su yokmuş. Halk suyun olmayışından çok zorluk çekiyormuş. Veli’nin başparmağını soktuğu yerden sular akmağa başlamış. Buraya Çille Han demişler. Şimdi burada beş koldan su akmaktadır.
Şücaeddin-i Veli Hazretleri bir gün dışarı çıkmış. Çimenliğe oturmuş. Yanına bir tabur asker gelmiş. Aç kaldıklarını söylemişler. Bunu duyan Veli Hazretleri, şimdi Bal Pınarı olarak anılan yere gitmiş. İki parmağını yere sokmuş <<Ya Mubarek birinden yağ aksın, birinden bal>> demiş. Dediği olmuş. Birinciden yağ, diğerinden bal akmağa başlamış. Gelen tabur karnını doyurup gittikten sonra, buranın başında kavga olmasın diye << Ya Mubarek su ol>> demiş. İşte o zamandan beri buradan su akar.
Kenara çekilmiş. Altına bir post yaymış oturmuş. “Bunun altından çıkan arpaları askerin atları yesin” demiş. Bir de baksalar ki bir yılan ağzından arpa akıyor. Yüzlerce hayvan yemiş, bitirivermiş. Sonra arpalarda ortadan kaybolmuş.
Balpınarı yanında bir su vardır. Veli “Bu su hastalara şifa olsun” demiş. Şifa olmuş. Suyun adı Sıtma Suyu kalmış.
Şücaeddin-i Veli gelen bir tabur askere iki tencere yemek kaynatıyormuş. Altında ise iki mum yanıyormuş. Bir taburla gelen Mürüvvet Ali Paşa bu duruma kızmış. “Bu kadar yemek hangimize yetecek” diye söylenmiş. O zaman Veli “Yettirecek ben değil miyim? “ karşılığını vermiş.Askerden et isteyene et, pilav isteyene pilav vermiş. Böylece askeri doyurmuş. Bu duruma hayret eden Mürüvvet Ali Paşa Şücaeddin-i Veli’nin elini öperek ayrılmış.
Bu ayrılıştan kısa bir süre sonra Paşayı ve ordusunu düşmanları bir kulede sıkıştırmışlar. Önü düşman, arkası ise uçurum imiş. Paşa çaresiz kalınca, atını uçuruma sürmüş. Kaleden onu salimen yere indiren Şücaeddin-i Veli’nin eli imiş. Elini öperken parmağında gördüğü yüzüğünden tanımış.
Paşa görevini yaptıktan sonra Veli’nin yanına gelmiş. Veli’ye şükranlarını “Senin mezarını altın ve gümüşten yaptırsam azdır.” şeklinde belirtmiş. Paşa ölünceye kadar Veli’nin yanında kalmış. Veli ölünce onun türbesini ve mezarını yaptırmış. Türbe bir sıra sarı taş(altın), bir sıra beyaz taş(gümüş) tır. Kendi mezarı da Veli’nin yanındadır. Veli’nin yüceliğine izafeten türbesi büyük olarak yapılmıştır.
Lületaşı Efsanesi Efsaneye göre lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu ilk ortaya çıkarının bir köstebek olduğu söylenir. Anlatılan efsane şöyledir:
Bir gün genç bir çoban bölgenin Karatepe yöresindeki köylerine gitmektedir.Genç çoban yorgun düşer,acıkır,oturur;azığını çıkarıp yemeğini yemeye başlar.O sırada,topraktaki bir delikten bir canlının aktaş toprakları yüzeye çıkarmaya çalıştığını görür.Çoban bunlardan birine eline alır ve çakısıyla yontmaya başlar. İlk çakı darbesiyle taş birdenbire ayın on dördü gibi güzel bir kız oluverir. Kız dile gelir ve "Ah insanoğlu bana kıymasaydın!" diye bağırarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip kaybolur. Delikanlı da kızın ardından başlar deliği eşelemeye. Günler geçer delikanlıdan haber alınamaz. Delikanlıyı arayan köylüler yerin yedi kat altında bu daracık kuyuda boğulmuş olarak bulurlar. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ak taşları ile birlikte avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı varmış. O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler.

2 Şubat 2014 Pazar

Eti bisküvisi yükselisi ve icazaat


Eti bisküvilerinin kurucusu ve Onursal Başkanı Firuz Kanatlı ile Eskişehir'deki ofisinde buluştuk. 82 yaşındaki Kanatlı, her ne kadar bir ayağım çukurda dese de yaşam sevinciyle dolu. Şirketlerin yönetimini çocuklarına devretmiş fakat yine de fabrikaya gidip dolaşmaktan büyük zevk alıyor. Gündemi ve kalbi dayanmadığı için izlemediği Galatasaray maçlarını basından takip ediyor. Geçirdiği ağır rahatsızlıklara rağmen ofisine gitmeyi ihmal etmiyor. Şu aralar kendisinden namaz kılmayı öğretmesini isteyen arkadaşları için, kolayca namaz kılmalarını öğretecek bir kitapçık hazırlıyor. Firuz Kanatlı ile Eti'yi kurarken atlattığı pek çok badireyi ve arkasındaki motivasyonu konuştuk.

Aileniz Gümülcine'den gelmiş. Eskişehir'e yerleşmeniz nasıl olmuş?

Ailem Gümülcine'de varlıklı sayılabilecek bir hayat yaşıyormuş. Un değirmenleri varmış. Kerestecilik yaparlarmış. Balkan harbinden sonra bir takım çeteler türemiş. Babam ve amcam Türklere yardımcı oluyormuş. Bunu öğrenince babamı Milos adasına sürmüşler, annem Gümülcine'de kalmış. Bir buçuk sene sonra mübadele olunca babam Türkiye'ye gelmiş. 1924'te ailemiz de gelmiş. Önce Adapazarı'na sonra Eskişehir'de çok buğday olduğunu görünce etkilenip, eski mesleğimizi yaparız diye Eskişehir'e yerleşmişler.

MİMAR OLMAK İSTİYORDUM

Yani değirmencilik yapmak için mi yerleşmişler Eskişehir'e?

Evet. Başta halkla çok iyi anlaşamamışlar. (Eti Plaza şu an Eskişehir'in en gözde yerlerinden biri olan Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi'nde) Ben 20 yaşına gelinceye kadar her sene Porsuk taşar, burayı su basardı. Kimse buradan arsa almazdı. Su basmayan yerden arsa satmamışlar babamlara. Onlar da 'Bu bizim kaderimiz' deyip, su basan yerden bir arsa almışlar. Babam Ahmet ve amcam Mehmet, un fabrikası kurup çalışmaya başlamışlar. Babam ve amcam 2 kızkardeşle evlenmiş. Biz hepimiz bir aile gibi büyüdük. Fakat çocuklar büyüyünce işe ortak olmaları istenmiş. O zaman iki erkek kardeş arasında bir takım sürtüşmeler başlamış.

Siz liseyi Galatasaray Lisesi'nde, üniversiteyi ise Cenevre'de okumuşsunuz. Bu eğitimi aile işinin başına geçmeniz için mi aldınız?

Lise 4. Sınıfta Galatasaray Lisesi'ne gittim. Çok iyi bir öğrenciydim. Muhacirlerin çocukları daha realist olur. Özel kabiliyetimden değil fakat ailenin felsefesi buydu. Cenevre'de İşletme okudum. Aslında mimar olmak istiyordum. Hatta Kanada'dan bir mimarlık fakültesinden kabul yazısı almıştım. Fakat bizimkiler işin başına gelirsin diyerek mimar olmamı istemedi.

UN VAR ŞEKER VAR BİSKÜVİ YAP

Peki aile mesleğinden ayrılmanıza ne sebep oldu?

Amcamın 2 oğlu var. Biri benden 15 yaş, biri 6 yaş büyük. Onlar işi ellerine almışlardı. Zaten çok büyük bir iş değildi. 2- 3 jenerasyonu geçindirmezdi. Orada istikbal göremedim. İş arayışına girdim. Babam da hak verdi bana. İşten ayrılmamı istemiyordu elbette ama anlayış gösterdi.

Bu arayışınızın sonucu nasıl bisküvi ile sonuçlandı?

Makarnacılık yapayım dedim. Tavukçuluk yapayım dedim. O esnada askerliğim geldi. Terkos'a yakın Yassıviran'da yaptım askerliğimi. Kantin sorumlusuydum. Her gün arabayla İstanbul'a gelip iaşe alıyorduk. Baktım erler 2. sınıf ucuz bisküvi yemiyorlar, iyisini istiyorlar. O zaman Arı, Ülker, Besler vardı. Bunlar pahalı bisküvilerdi. Bisküvileri aldığım toptancı, babamın un fabrikası olduğunu duyunca 'Sen niye bisküvi yapmıyorsun' dedi. O aklımda kaldı. Askerden dönünce arayışımı sürdürüyordum. Bir banka müdürü 'Un sektöründesin. Şeker fabrikası da var Eskişehir'de. Neden bisküvicilik yapmıyorsun. Bisküvi hafif olduğu için her yere nakliyesi de kolay olur' dedi. O zaman kafamda oturdu ve çalışmaya başladık.

GİZLİ GİZLİ FABRİKA KURDUM

Aileniz nasıl karşıladı?

Amcamın oğulları hoşlanmadılar bundan. Çünkü iyi yetişmiştim, gençtim. Fabrikada çalışmamı istiyorlardı. Fakat ben gelecek göremediğimden para aramaya başladım. Babam bana 280 bin lira para verdi.

Babanız size inanmış demek ki?

Evet. Avrupa'ya okumaya gidenlerin çoğu orada gününü gün edip diplomasız dönerdi. Ben diplomamı aldım, paşa paşa döndüm. Haylazlık da yapmadım. Askerliğimin son zamanında evlendim. Terhis olduğumda işe hazırdım. Babam bana 280 bin lira para, bir de küçük arazi verdi. Sınai kalkınma bankasına gidip 300 bin lira da oradan kredi aldım. Amcazadelerimin bilgisi olmadan gizli gizli yazışmaları yaptım. Makinaları ısmarladım.

TARİFLER FRANSIZCA'DAN TERCÜME

İlk yaptığınız bisküvileri evde pişirip denemişsiniz. Doğru mu?

Ee pabuç pahalıydı tabi. Eşim de heyecanlıydı bu işe başlayacağımız için. Ayrılıyorum, kendi işimi kuracağım. Geri de dönemem. Eşim de bana yardım ediyordu. Bisküviciliği hiç bilmiyordum. Kanatlı bir bisküvi fabrikası kuracakmış diye duyulunca diğer markalar da sıkı sıkı yapıştılar teknik adamlarına. Adam bulmak da mümkün değil. Ama ben 2 dil biliyordum. 2 tane kitap buldum; biri İngilizce, biri Fransızca. Makinalar gelinceye kadar, bir sene, üniversite sınavına girer gibi çalıştım ve o kitapların önemli kısımlarını tercüme ettim. Fakat sadece formül bilgisiyle de bu iş olmuyor. Hamur yaparken, pişirirken başında durmak lazım. 10 ürün ürettiğinizde formülleri başka, pişmesi başka. Onları bizim halletmemiz mümkün değildi. Bunun için Ülker'den emekli olmuş yaşlı bir usta vardı. Onu aldık. Bizim formüllerimizin ince ayarını yaptı.

RAKİPLERİM YANIMDA ÇALIŞTI

Siz iş hayatınız boyunca rakiplerinizle de dost olabilen bir insansınız. Bunu nasıl başardınız?

Bazı insanlar vardır insanları küçülterek büyümek isterler. Bazı insanlar vardır insanları büyüterek büyümek isterler. Ben ikincisini yapmak isterim. Bütün rakiplerime yardımcı olmak isterim. İzmir'de bisküvi fabrikası olan bir dostumuz vardı. Kardeşi makine mühendisi oldu. Bana 'Kardeşim sizin fabrikada bir gezebilir mi' dedi. 'Gelsin çalışsın benimle. İşi öğrensin' dedim. Geldi iki ay çalıştı. Ben sırlarımı vermem, kimse de vermez. Herkesin bildiğini öğrendi. Fakat ben daima rakiplerime de yardım ettim.

Her ürünümüz benim için çocuğum gibi

Yola çıkarken şirketinizin bu kadar büyüyeceğini düşünmüş müydünüz?

(gülüyor) Siz düşünür müydünüz? Şimdi beni başarılı addediyorlar. Ben dindar bir insanım. Başarılı olmak güzel bir şey ama insanları yüzüne karşı methetmek günah. Nefsinizi kabartır. O yüzden biri bahsetmeye başladığı zaman "sus" diyorum. Hakikaten rahatsız oluyorum. Gösteriş için değil. Ben çalışkan bir insanım. Hayatım ailemle işim arasında geçti. Çok defa teklif gelmesine rağmen siyasete atılmadım. Ben hiç bir şey yapmadım. Allah'ın huzurunda söylüyorum. Sadece iyi yetişmiştim ve çok çalıştım. Bu Allah'ın takdiri.

Hala çalışıyor musunuz?

Yok çocuklar attılar beni işten (gülüyor)

Fabrikaya gidiyor musunuz hala?

Gidiyorum. Çok da zevk duyuyorum fabrikaya gitmekten ama çocukların önüne geçmemek lazım. Biz de gençken delikanlıyken abilerimize babalarımızın önüne geçmeye gayret ettik. Bir mezar taşında "Ben de senin gibiydim sen de benim gibi olacaksın" yazıyormuş. Bana soruyorlar "Kaç yaşındasın" diye, 82 deyince "Maşallah Maşallah" diyorlar. 'Ben de senin gibiydim sen de benim gibi olacaksın' diyorum.

İNSANIN SEVDİĞİ ŞEYİ YAŞATMASI GEREK

Peki günleriniz nasıl geçiyor neler yapıyorsunuz?

Namaz kılmayı öğrenmek isteyen arkadaşlarım var. Onlara namaz kılmayı kolayca öğretecek bir kitap hazırlıyorum. Bunları bastırıp ücretsiz dağıtacağım.

Eskişehir'i terk etmemişsiniz. İstanbul'a gitmeyi düşünmediniz mi?

Ne yapayım İstanbul'da ben burada doğdum. 82 senedir burada yaşıyorum. İnsanlar öleceklerine yakın "Beni köyüme gömün" derler. Çünkü oradaki toprağın taşın hepsinde sen varsın.

Eti ürünlerinden hangisini daha çok seviyorsunuz?

Hepsini. (gülüyor) Çocuklarınız arasında ayrım yapabilir misiniz? Bize İngiliz bir uzman geliyordu. Yeni ürünler geliştiriyordu. Yeni ürün çıkarttıkça gelip, 'Bir çocuğunuz daha oldu' derdi. Burçak 30 senelik bisküvimizdir. Hala çok satılıyor.

Böyle yıllardır satan bisküvilerin kalitesini aynı şekilde tutturmayı nasıl başarıyorsunuz?

Boşver satıyoruz biz bunu dediğiniz zaman iş biter. Bir şeyi çok sattığınız zaman ondan sorumlusunuz. İnsanın sevdiği şeyi yaşatması lazım.

Marka ismi üç harfli olmak zorundaydı

İlk olarak marka ismini Bal seçmişsiniz. Neden Bal istediniz?

Özel bir sebebi yok. Biz marka tescil edileceğini bilmiyorduk. Kalıpları Almanya'ya ısmarladık. Geldi. Marka yerinde Bal yazıyor. Biri bunu tescil ettirdiniz mi diye sordu. Bir baktık, Bal İzmir'de bir çikolatacı tarafından tescil ettirilmiş. Fakat kullanmıyor. Gittik, bize bunu satın dedik. 20 bin liraya satarız dediler. Çok para, daha işe başlamamışız. Gelen silindirler yeni bir teknolojiyle üretilmişti. O teknolojiyi düzeltecek makine yoktu. Bu işle çok uğraştık. Kalıplardan Bal'ı sildirdik. Yerine 3 harfli bir isim bulmamız gerekiyordu. 5-6 tane isim seçtik. Gittik tescil dairesine. İki tane tescilsiz çıktı. Biri Eti'ydi. Eti de Orta Anadolu'nun büyük bir uygarlığı. Eti'yi seçtik. Hayırlı bir isimmiş Eti.

Zor bir dönem. Başka zorluklarla da karşılaştınız mı?

Fırını sipariş verdik. Ucuz olsun diye 6 numara fuel oil yaksın istedik. Fırın geldi. Böyle bir şeyi ilk defa görüyoruz. Montör istedik. Bir Alman montör. O İngilizce bilmiyor, ben Almanca bilmiyorum. Tarzanca anlaşıyoruz. Geldi fırını yaptı. Yakma zamanı geldi. Montör 'Hadi Propan gazını getirin' dedi. Biz birbirimize baktık. Propan'ın ne olduğunu bilmiyoruz. Türkiye'de öyle bir şey yok. Nedir bu dedik. 'Bu brülör kalın yağ yakacağı için önce propan yakılır, o ateşler bunu' dedi. Başka türlü yanmazmış. İstanbul'a gittik. İthal ediyorlarmış. Dünyanın parası. Naçar kaldık, aldık. Bu da bir ders oldu bize.

Sabri Ülker'le dostluğumuz kavgayla başladı

Firuz Kanatlı en büyük rakibi olan Sabri Ülker'le dostluklarını anlattı. Kanatlı, Sabri Ülker için "Sıfırdan bir imparatorluk kurdu" diyor.

Siz piyasaya çıkınca rakipleriniz nasıl karşıladılar?

İyi karşılamadılar. O zaman Türkiye'yi parsellemişlerdi. Arı, Ülker, Besler vardı. Bir de iki tane küçük Lüks ve İdeal fabrikası vardı. İstanbul'un Anadolu yakası Ülker'indi. Avrupa yakası Arı'nındı. Besler Bursa'daydı. Ülker İzmir'deydi. Eskişehir'de de Arı vardı. Biz piyasaya çıktıktan bir sene sonra tesisi büyütmek zorunda kaldık. Eskişehir'de bizi çok tuttular. Arı satışlarını kaybetti. Rekabet edebilmek için Tuzcular adında ucuz bisküvi çıkardılar. Ama satamadılar. Her ticarette mal sevkiyatı çok önemli. O zaman dağıtım problemlerimiz vardı. Samimi söylüyorum Allah yardım etmemiş olsaydı hiç bir şey olmazdı. Zaman zaman konuşma yapmamı istiyorlar. Bunu söylemekten sarf-ı nazar ediyorum Allah'ın işidir diye. Söylemiyorum ama buna inanıyorum.

HEM RAKİP HEM DOST

Eti, Ülker'le hep rakipti fakat sizin Sabri Ülker'le kişisel bir dostluğunuz vardı. Nasıl tanıştınız?

Un fabrikasında çalışıyordum. Un satmam lazım. Ülker de o zaman yine epey büyük bir firma. İstanbul'daki müdürümüz Ülker'e gidelim dedi. Gencim, cesurum fakat bisküvicilikten anlamadığım gibi değirmencilikten de anlamıyorum. Gittik. Sabri Bey abisiyle beraberdi yazıhanede. Ben kendilerine un teklif ediyorum. Fiyat veriyorum. Sabri Bey, Allah rahmet etsin, 'Siz yapamazsınız bana lazım olan unu' dedi. Açıkçası o da biraz nezaketsizlik yaptı. 26 yaşında bir genç un satmak istiyor. Böyle karşılanmaması lazım. 'Yapamazsınız kardeşim' dedi. İddialaştık. Ben de delikanlıyım başladım ters ters cevap vermeye. Seslerimiz yükseldi. Kavga etmeye başladık. Abisi bizim aramızı buldu. El sıkışıp ayrıldık. Sabri Bey'i çok takdir ederim. Benim için rakipti ama aynı zamanda dosttu. Yaşayarak gördüm ki Sabri Bey gerçekten çok büyük bir insan. Sıfırdan başlamış bir imparatorluk kurmuş. Nasıl şapka çıkartmazsınız. Mütedeyyin bir insan. Samimi inanan bir insan. Bisküviciliği çok iyi bilen bir insan. Rakip olarak çok zor bir insan. Ama biz dost olduk. Bir gün bir dostuna 'Biz Firuz Bey'le 20 senedir rakibiz ama hala aynı zamanda dostuz. Bu müthiş bir olay' diye bahsetmiş.

Fethullah Hoca'dan icazet al dediler

Makinaları kurdunuz. Piyasaya çıkışınız nasıl oldu?

Bisküviyi çıkartmaya başladık. İlk bisküvilerimiz kusurlu çıktı. Baya zor bir olaymış. 5- 6 çeşidimiz vardı. Her tavadan 3'de 2'sini kutulayabiliyorduk. Lezzeti bozulmamış olsa öğütülüp yüzde 5 oranında tekrar içine katılır. Bunlar yanık çıkıyordu, atıyorduk. İlk intiba çok önemli diye cesaret edip piyasaya veremiyorduk. Sürekli stok yapıyorduk. Diğer bisküviler 490 kuruştu, biz 470 kuruşa çıkartıyorduk ama istiyorduk ki en kaliteli bisküviyi biz yapalım.

Bir markanın bilinirliliğini sağlamak zor. Pazarlamayı nasıl yaptınız?

Bu bisküvinin hiçbir şekilde Firuz Kanatlı ile ilgisinin kurulmasını istemiyordum. İstediğimiz Eti'nin Eskişehir'e mal edilmesiydi. Hakikaten de öyle oldu. O kararımız çok faydalıydı. Başka zamanlarda toptancılar arasında da rekabet olurdu. Biri bir markayı almışsa, diğeri almazdı. Fakat Eskişehir bisküvisi diye mâl olunca hepsi aldı.

Diğer şehirlere nasıl ulaştınız?

Kendi arabalarımızla büyükşehirlere dağıtıma başladık fakat müddet sonra distribütörlüğe geçmemiz gerekti. Çünkü Ülker, daima en büyük rakibimiz oldu, bir distribütöre geçmişti, bizim de geçmemiz gerekiyordu. İstanbul'da Kadıköy tarafında büyük bir distribütör var, o bölgeyi ona verdik. Fakat baktık ki pek iyi de satamıyor. 'Sizden daha iyisini bekliyoruz' diyoruz ona. Bir gün geldi, 'Fethullah Gülen Hoca'dan icazet alamazsanız ben sizin malınızı satamayacağım. Kusura bakmayın' dedi.

Fethullah Gülen'den icazet?

Evet. 1996 yılı Ramazan'ı. Biz İstanbul'da iyi satmaya başlamıştık. 'İcazet nasıl alınıyor' dedim. 'Çırağan Sarayı'nda iftar veriyor. Oraya gidin hocayla tanışın, anlaşın. Hoca bize icazet verecek, biz de toptancılara icazet vereceğiz. Öyle bisküvinizi satabiliriz. Bunu hemen yapın' dedi. Bana tuhaf geldi ama bir gidelim bakalım dedim. Gittik. Yanıma da çok iyi tanıdığım bir kuyumcu dostum geldi oturdu. Hasbihal ettik. Hoca o akşam hastaymış gelemedi. Fakat onun İstanbul'daki temsilcisi gibi, İhsan Kalkavan Bey konuştu. Konferans verdi. Barış Manço da gelmişti. O da Rusya'da okulları gezmiş. Çok hürmet ederek konuştu. Biz de dinledik. Yemekten sonra konuşmalar devam ederken önümüze birer kağıt kondu.

Nasıl kağıtlar?

Açtık, liste var. Projeleri sıralamışlar. Bir yerde cami, bir yerde bir okul... 500 bin liraya kadar gidiyor. İstenen şu; listeden bir tanesine angaje oluyorsun. 'Ben 50 bin liralık istiyorum, ben 100 bin liralık istiyorum' diye seçip, orada taahhüdünü imzalıyorsun. Yanımdaki arkadaşla biz 'Kusura bakmayın. Biz bir düşünelim' deyip kalktık. İcazet isteyen bizim için hiç de sempatik bir adam olmadı. Ben dürüst bir şekilde ticaretimi yapıyorum. Hiç siyasete girmiyorum. Sen bana icazet vereceksin de malımı satacağım. Şimdi bilmiyorum bu hala var mı?

O engeli nasıl aştınız?

Aşamadık ki. Başka birini bulup onunla anlaştık. Çünkü adam talimat almış. Eti o zaman İstanbul'da iyi satıyordu. Eti'nin satışına mani olursak bize taahhütte bulunur hesabını yaptılar ve icazet vereceğiz yoksa satamazsınız dedirttiler bize. Bizde başkasına verdik dağıtımı. Çok şükür Allah'a yine satışımızı yaptık.

Gözüm tasavvufta

Siz dindar bir insansınız ama bu kimliğinizi hiç ön plana çıkarmadınız. Neden bu tercihiniz?

5 vakit namaz kılarım ama gözüm şeriatta değil tasavvufta. 16 kere Kur'an-ı Kerim'in mealini okudum. Yanına notlar aldım. Dağıldı meal. Ciltçiye götürdüm. 'Ben böyle bir Kur'an görmedim. Kenarını kesmeden cilt yapamam. Bu notlar kaybolur' dedi. Ama diğer yandan da Atatürkçü bir insanım. Çünkü Atatürk milletçe bizim hayatımızı kurtardı, yeniden yarattı.

Annenizin Nakşibendi olduğunu söylemiştiniz. Gözüm de tasavvufta diyorsunuz. Bağlı olduğunuz bir yer var mı?

Burada yok. Ama bu okumakla olacak bir şey değil. Benim cevap veremediğim sualler var. Ancak konuşarak cevabını bulabilirim. 82 yaşına geldim hala Müslümanlığı yüzde yüz yakalayabilmiş değilim. Özün özünü bulmaya çalışıyorum ama bir ayağım çukurda. 'Ne yüzle çıkacaksın Allah'ın huzuruna' diyorum. Bir defa Allah'a ben başka türlü inanıyorum. 6 milyar insan varsa 6 milyar Allah konsepti var. Benim Allah'ım kuluna ızdırap çektirmez. Allah insanları mutlu etmek için yaratmış. Allah Adem'le Havva'yı yaratıp cennete koymuş. Cennette yaşasınlar istemiş. Bir şartla, benden kopmayacaksınız demiş. O şartı yerine getirmedikleri için cehenneme atmamış ama cehenneme atıyormuşsacasına dünyaya sürmüş. Dünya aslında cehennem gibi. Beni mutlu etmek için yaratmış bir Allah bana zulmeder mi?