eski ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2014 Cumartesi

Yusuf Furtun Cinayetinin Perde Arkası


Furtunzade Tüccar Hacı Ahmet Efendi'nin oğlu Yusuf Sırrı (Furtun), 1878 yılında Sürmene'de doğmuş, eğitimini de burada bulunan Sıbyan mektebinde ve medresede tamamlamıştı. Ordu'ya yerleşmesi ise 13 Haziran 1896 yılında Ordu kazası Sandık Eminliğine tayin olunması nedeniyle gerçekleşmişti. 14 Mart 1901 tarihine kadar bu görevini sürdürmüş ve daha sonra Ordu kazası Sertahsildarlığı görevine atanmıştı. Bu görevindeki başarılarından dolayı 25 Aralık 1901 tarihinde üçüncü rütbe ile ödüllendirilmiştir. 20 Ekim 1901 tarihinden itibaren ise Ordu kazası Tahsilat Müfettişliği görevine atanmış ve istifa ettiği 24 Mart 1904 tarihine kadar bu görevini sürdürmüştür[1].
Yusuf Sırrı Bey, memuriyetten istifa ettikten sonra bir süre ticari ve siyasi faaliyetlerle meşgul olmuş ve daha sonra 1914-1926 yılları arasında Ordu Belediye Başkanlığı görevini yürütmüştür. Günümüze kadar Ordu'da en uzun süre belediye başkanlığı yapan isimdir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında Trabzon'dan Ordu'ya sığınan muhacirlerin iskânında ve iaşesinin temininde makamını Ordu’ya taşımış olan Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey’le birlikte olağanüstü mücadeleler vermiştir. Ayrıca Milli Mücadele içerisinde de aktif olarak yer almış ve 1919 yılında Topal Osman'la birlikte İttihatçı olmakla ve bölgede bir Kuvve-i Milliye teşkil etmeye çalışmakla suçlanmış, hakkında raporlar oluşturulmuştur. Nitekim Yusuf Bey bu yıllarda "Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti Ordu Şubesi " idare heyetinde görev yapmaktaydı. Daha sonrasında ise Cumhuriyet Halk Fırkası Ordu İl Başkanlığı görevini de yerine getirmiştir. Ancak, Ordu mebusu Recai Bey'le yaşadığı siyasi rekabetten dolayı Halk Fırkası'ndan ayrılmış ve 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Ordu il teşkilatının oluşturulmasında yer alarak başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın 1925 yılında kapatılması sonrasında ise 1926 yılında belediye başkanlığı görevini de bırakmış ve ticari faaliyetlerine yönelmiştir. Bir cinayet sonucu hayatını kaybettiği 1930 yılına kadar da böyle devam etmişti.
22055Yusuf Furtun, 20 Ağustos 1930 tarihinde bir ikindi vakti vurulmuştu. Cinayet ertesi günkü Güzelordu gazetesinde şu şekilde haber yapılmıştır.
Telefonda geç vakit aldığımız bir habere göre, dün ikindi vakitleri, mübadillerden Dilaver Bey ile Furtunzade Yusuf Bey arasında arazi yüzünden zuhur eden münazaa(tartışma) neticesinde, Dilaver bey hamil olduğu (taşıdığı) tabancayı çekerek Yusuf Bey’e üç el ateş etmiş, çıkan kurşunlardan ikisi mumaileyhin (Yusuf Bey’in) kalbinin üzerine isabet etmiştir. Katil doğruca polis karakoluna koşmuş ve dairenin kapısına yaklaşınca tabancayı sokağa fırlattıktan sonra teslim olmuştur.
Yusuf Bey hastaneye naklolunduktan bir saat sonra gözlerini fani dünyaya ebediyen kapamıştır.
Merhum birçok seneler şehrimiz belediye riyasetinde(başkanlığında) bulunmuş iyiliği sever, ağır başlı mert oğlu mert bir insandı. Akraba ve evlatlarının kederlerine iştirak eder, merhuma Cenabı Haktan rahmet ve mağfiret dileriz.”[2]
Gazetenin haberinden anlaşılacağı üzere Yusuf Bey bir arazi anlaşmazlığı sonucunda hayatını kaybetmişti.
Cinayetin asıl nedeni bir usulsüzlüktü. Hem Resneli Dilaver ve hem de Yusuf Furtun bu usulsüzlüğün kurbanı olmuşlardı. Şöyle ki; Ordu'ya göç ettirilmiş bir mübadil olan Resneli Dilaver'e 1928 yılında iskân kanunu gereği bir fındık bahçesi tahsis edilmişti. Dilaver de bu araziyi haklı olarak kendi arazisi bilip işlemeye ve bakımını yapmaya başlamıştı. Ama valilik tarafından oluşturulan komisyon bu arazinin tapusunu kendisine vermemişti. Aradan iki yıl geçtikten sonra ise bu arazi Dilaver'den alınarak bir başka mübadil (mübadil olmadığı da söyleniyor) olan Kesriyeli Recai adlı birisine verilmeye çalışılıyordu. Yusuf Furtun ise yediemin tayin edilmişti. Yani gerçek sahibi ortaya çıkana kadar tartışmalı arazi Yusuf Furtun'da emaneten kalacak ve daha sonra gerçek hak sahibine teslim edilecekti.
Bu duruma karşı çıkan Resneli Dilaver ise hakkını aramak için Dahiliye Vekaletine (İçişleri Bakanlığı) durumu bildirerek itiraz etmiş ve Dahiliye Vekaleti de Ordu Valiliğine emir vererek bu haksızlığın düzeltilmesini ve tapusunun Dilaver'e verilmesini bildirmişti. Ancak bu emir Ordu Valiliği tarafından yok sayılmış ve uygulanmamıştı. Bunun üzerine Resneli, Vali Ali Kemali Aksüt'ü, Belediye Başkanı Kalfazade Ahmet Rıfat Bey'i, Kesriyeli Recai'yi ve Yusuf Furtun'u öldürmeyi kafasına koymuş ve takibe başlamıştı. Önce valiyi vurmayı planlamış ancak başaramamıştı. Recai ise Ordu'dan kaçmıştı. Olayda hiçbir suçu olmadığı gözüken Yusuf Bey ise kurtulamamıştı.
Yusuf Bey'in ölümü Ordu'da büyük bir infial uyandırmıştı. Halk olayı önleyemediği için polise saldırmış, bir hafta boyunca yas tutulmuş hatta kahvelerde oyun dahi oynanmamıştı.
Olayın birinci derece sorumlusu olarak Vali Ali Kemali Bey gösterilmekteydi. Nitekim bu olaydan hemen önce tayininin Erzincan'a çıkmış olması olay sonrasında bu yöndeki şayiaları iyice artmıştı. Mesela 3 Eylül 1930 tarihli Güzelordu gazetesinde bu konuda verilen haber şu şekildedir.
Furtunzade Yusuf Bey’in hadise-i katli (öldürülüş olayı) hakkında etrafında yalan yanlış bir takım şayialar deveran etmektedir. Vilayet makamınca güya katilin hakkı teslim edilmediğinden müessif (üzücü) vakaya meydan verilmiş. Halbuki devairi aidiyesi (ilgili daireler) bu bapta kanunu dairesince muamele ifa etmişlerdir. Muhakeme safahatı, efkarı tenvir (aydınlanınca) ifademizi teyit edecektir.
Nitekim Resneli de 14 Eylül tarihinde çıktığı ilk duruşmada hep valiyi suçlamıştı. 18 Eylül 1930 tarihli Güzelordu gazetesinde yer alan bu duruşma bilgilerinin sadeleştirilmiş hali şu şekildedir.
“DİLAVER ADALET HUZURUNDA HESAP VERİYOR
Yusuf Bey’in katili Dilaver’in muhakemesine 14 Eylül Pazar günü ağır ceza mahkemesinde başlanmıştır. Yoğun bir halk kitlesi erken saatlerde adliye binası önünde toplanmıştı. Saat 10’da suçlu getirildi ve sanık sandalyesine oturtuldu. Halk salona girmek için sabırsızlanıyordu. Dinleyici sıraları ve salonun diğer kısımları dolmuştu. Bu arada sanık kalem kağıtla meşgul oluyordu.
Mahkeme heyeti yerlerini aldılar. Sanığın kimlik tespiti yapıldıktan sonra zabıt ve keşif tutanakları okundu. Sanık dikkatle dinliyordu. Söz sırası kendine geldiğinde, elinde tuttuğu savunmasını okudu. Sanık edebi bir şekilde yazılan savunmasında, işlediği suça Vali Ali Kemali’nin (Aksüt) sebebiyet verdiğini ve kendisi mahkemede bulunmadığı sürece sorulan sorulara cevap vermeyeceğini söylüyordu.
Sanık aynı zamanda valilikte bulunan dosyaların ve çektiği telgraf suretlerinin mahkemede incelenmesini de talep ediyordu.
Reis Bey’in (Mahkeme Başkanı);
-Sırası geldikçe o yönünü düşünürüz. Şimdi sorularıma cevap ver yönündeki uyarısı üzerine Sanık, not kıymetinde olan iddiasını unutarak cevap vermeye başladı.
Sanık, borçlanma kanunu gereğince aldığı fındık bahçesi açıkça kendi hakkı iken gasp olunduğunu ve söz konusu bahçede çalıştırdığı ameleye olan borçlarından dolayı cinayet günü fazlaca sıkıştığını uzun uzadıya anlattıktan sonra bir aşçı dükkanı (lokanta) içtiği sırada Yusuf Bey’in oradan geçmekte olduğunu görmesi üzerine arkasından yetişip elli lira istediğini ancak bu yüzden hakarete uğradığını söyleyerek:
-Gözlerim karardı kendimi kaybettim…Aklım başıma hapishanede geldi, dedi.
Reis Bey’in;
-Peki Yusuf Bey’i kim öldürdü? Sorusuna ise cevaben;
-Allah bilir. Dedi.
Bahçenin tapusunun olup olmadığı sorusuna da;
Sarfettiğim emekler, döktüğüm emekler tapudur. Cevabın verdi.
Yusuf Bey’in avukatı Hamdi Bey ise cinayetin planlanarak işlendiğini söyledi ve beş şahit gösterdi. Bunun üzerine mahkeme, valilikteki evrak dosyaları ile çekilen suretlerinin görülmesine ve şahitlerin dinlenmesine karar vererek mahkemeyi 24 Eylül tarihine erteledi.”
Bu duruşmalardan sonra Resneli, güvenliği olmadığı gerekçesiyle başka hapishanelere gönderilmiş ve yargılamanın tamamlanması sonucunda 24 yıla mahkum olmuştu. Ailesine ise bir başka ilde arazi tahsisi yapılmış oraya yerleştirilmişti. Hapiste bulunduğu sırada da hakkının geri verilmesi ve olayın derinlemesine araştırılması yönünde bir dilekçeyi meclise göndermişti. Bu dilekçe 1940 yılında genel kurulda tartışılmıştır. Tartışmalarda söz alanlardan biri de Ordu milletvekili Hamdi Şarlan'dı. Olayın meclis tutanaklarına yansımış bir bölümünün sadeleştirilmiş hali şu şekildedir.
"…HAMDİ ŞARLAN-(Ordu)
Bendeniz Ordu mebusu sıfatı ile arkadaşımız Nâzım beyin suallerine cevap verebilirim. Fakat mazbata yazarı sıfatı ile bu suallere cevap vermeme imkân yoktur. Arzettiğim gibi Ordu mebusu sıfatı ile arkadaşımın suallerine ayrı ayrı cevab verebilirim. Çünkü hâdise o memlekette, yanımda cereyan etmiştir. Bu itibarla bu suallere cevap verebilmek imkânı elde edilmiş olabilir. Yoksa bu buyurdukları şeye imkân var mıdır, nereden öğrenip de nereden cevap vereceğim? Şimdi suallerine cevap vereyim: Resneli Dilâver basit iskân suretiyle kendisine gösterilen yeri imara başlamış. Fakat vali kendisine bu yeri...
ALİ ZIRH (Rize) — Vali kimdir?
HAMDİ ŞARLAN (Devamla) — Ali Kemali ismindeki vali, bu yeri kendisine vermeğe taraftar olmamış. Aralarında çok uzun boylu münakaşalar devam etmiş, ihtilâflar devam etmiş, en nihayet Dahiliye Vekâleti'nden çıkartmış olduğu bir emirle kendisine tahsis edilen yerin verilmesini tekrar istemiş. Fakat vali yine vermemiş. Bu sefer vali bu yeri Recai isminde diğer bir mübadile vermiştir.
Hatta bu mübadili vurmuş filân gibi sözler geçmiştir amma hâdise böyle olmamıştır. Halk Partisi ve belediye reisi olan zatı vurmuştur. Orduda birçok cinayetler olmuştur fakat böylesi bir daha yaşanmamıştır. Bu yer Recai isminde bir zata verilmiş, amma Dilâverin hakkı önce gelirmiş, Recai müstahak değilmiş. Bunlar iskâna ait şeylerdir. Bunlar hakkında uzun boylu açıklamalarda bulunmağa lüzum yoktur. İlk önce tahsis muamelesi yapılıyor, tefviz edilip bırakılıyor, ondan sonra tapu tarafından tescil ediliyor. Bu muameleler senelere sürer. İşte Dilâver, kendisine vaktile tahsis edilen ve fakat tescili yapılamayan bu tarlanın kendisine aid olduğunu ileri sürmüş ve bir gün hem valiyi, hem belediye reisini ve hem de bu bahçenin mahsulünü yediemin sıfatı ile toplamaya görevlendirilen Yusuf Bey'i vurmayı kasdetmiş, tabancasını almış, bu üç şahsı takibe başlamış. Valiyi görmüş, önüne polis çıkmış, Recai Bey zaten kaçmış, en nihayet bu işte doğrudan doğruya adaletin eli sıfatı ile kim hak etmiş ise hakkını ona vermekle sorumlu olan zavallı bir vatandaşı yolun ortasında, Karadağ tabancasını çekmiş, bir defa ateş etmiş, yere sermiş, ayağa kalkıp, yeter dediği zaman, daha ölmedin mi, demiş bir daha atmış, jandarma polis kaçmış, adam tabancası elinde polis karakoluna gitmiş, maalesef karakoldaki polisler bile kaçmış, orada, ben size saldırmaya değil teslim olmaya geldim, demiş.
Yusuf Bey orada çok sevilmiş, ilk Müdafaa-i Hukuk teşkilâtını yapmış, Halk Partisi'nin temsilcisi bir adamdır. Günlerce matemi tutulmuş, bir hafta kahvelerde tavla bile oynanmamış, hatta polise saldırıda bulunulmuş, memlekette mühim bir polisiye olay meydana gelmiştir. Dilâver güvenlik önlemleri altında muhakeme edilmiş, 24 seneye mahkûm olmuştur. Orada ikameti de artık doğru görülmemiş, Tokad'a, Ankara'ya, Kütahya'ya nakledilmiş, bu suretle hâdise bitmiştir. Biz, işi arzettiğim kanaldan değil, Sıhhat Vekâleti'nin vermiş olduğu karara göre, başlangıçta haksızlık yapılmışsa da daha sonra kendisine bir yer tahsis edilmesini uygun gördük. Bundan dolayı ortada muamelenin belirlenmesine yer yoktur. Recai'ye tahsis edilen malın iadesi hakkındaki dava bugün görülmektedir. Bu, sonunda kanunuî bir meseledir, tamamlanacaktır. Asıl ortada mağdur olan Yusuf isminde bir vatandaştır. Dilâver en nihayet orada iskân edilmemiş de başka yerde iskân edilmiştir. Bu bakımdan haksızlık, Nâzım Poroy arkadaşımın dediği gibi, büyütülecek mahiyette değildir.
İSMAİL KEMAL ALPSAR (Çorum) — Vali ne olmuş?
HAMDİ ŞARLAN (Ordu) — Onu kaldırdılar.
DURAK SAKARYA (Gümüşhane) — O kadar mı? Asıl suçlu vali, bu kadar suça sebebiyet veren o.
NÂZIM POROY (Tokad) — Bendeniz, zaten bu meselenin arzuhal encümeni ile görüşülmeye uygun bir mesele olmadığını kendim söyledim. Arzuhal encümeni ile görüşme başlatmak arzusunu sergilemedim. Bey arkadaşımızın bilgileri varmış, lütuf buyurdular, aydınlandık. Yalnız, Nâzım Poroy'un dediği gibi, mesele büyütülecek mahiyette değildir, demesi beni rencide etti. Rencide kelimesi belki üzüntümü ifade bile edemez. Arkadaşlar, iki tarla birine veriliyor, tapuya kaydedilmiyor, niçin? Usulü varmış, falanmış. Elinden kolayca alıyorlar, niçin? Hakkı olmayan birisine vermek için. Elinden alınan bu adam üç sene çalışıyor, para ve emek sarfediyor. Bu durum üzerine korkuya kapılıyor, birisini öldürüyor. Tabiî bu, menfur bir harekettir. Birini öldürüyor ve kendisi de berbat oluyor. Büyütülecek mesele bu olmaz da hangisi olur? İş arzuhal encümeninden geçiyor. Bu encümendeki arkadaşlar, bunu niye soru konusu kabul etmediler, diye üzüntümü ifade ettim. Arzuhal encümeni, birçok meselede olduğu gibi, bu meselede de mutlu ve mesut. Davranış belirmeye yer yoktur, diyor. Dilâver mağdurdur amma kendisine şu tarlalar verilmiş ve mesele hallolunmuştur, diye işi tatlı bir karara bağlamıştır. Bu karar meclisinizden geçmiş, tasvibinize bakar bir duruma gelmiştir. Bu feci hâdise ne şekilde olmuş, inceleme yapılmış mıdır, diye Meclisi Âli incelemek istemez mi?
RASİH KAPLAN (Antalya) — Mevzu, şikâyet mevzuudur. Adam şikâyet ediyor, basit iskân adi suretiyle bana verilen bu yeri vali geri aldı, mübadil olmayan Recai adında birine verdi, diyor. Arzuhal encümeninin asıl özelliği, anayasamıza göre, şikâyet encümenidir. Mademki ortada bir şikâyet vardır, encümenin bunu araştırması lâzımdır. Vali ile Recai'nin yapmış olduğu haksız davranıştan dolayı encümen araştırma ve mazbata yapmış mıdır? Bunu soruyorum.
HAMDİ ŞARLAN(Ordu) — Sıhhat Vekâleti bu şahıs hakkında yapılan haksız muameleden bahsediyor ve bunun da düzeltildiğini resmen encümene bildiriyor. Fakat Recai'ye bu yerin haksız olarak verildiğinden ve mutlaka kanunen alınması lâzım geldiğinden bahsedilmek suretiyle ortaya atılan iddia en nihayet bir dava mevzuudur. Bu da mahkemeye aksetmiştir. Bundan dolayı mahkeme hakikaten neticede Recai'ye tahsis edilen yeri, haksız olarak tahsis edildiğine kanaat getirirse, ondan alarak Hazine'ye verir. Fakat haksızlığa maruz kaldığı iddia edilen Dilâver'e (bir başka ilde) yer verilmek suretiyle haksızlığı giderilmiştir.
RASİH KAPLAN (Antalya) — Fakat haksızlık yüzünden adam mahvolmuş, katil olmuş.
HAMDİ ŞARLAN (Devamla)— Amma katilin ailesi de hakkını almıştır.
BAŞKAN — Başka görüş yoktur. Mazbatayı yüksek oyunuza arz ediyorum. Kabul edenler
Etmeyenler . Kabul edilmiştir.
DURAK SAKARYA ( Gümüşhane ) — Neyi kabul ediyoruz." .[3]
Bu görüşmelerden de anlaşılacağı üzere Yusuf Furtun cinayetinin perde arkasında bir devlet kurumu olan Valiliğin usulsüzlüğü görülmektedir. Ne acıdır ki, bu usulsüzlük Ordu tarihinde iz bırakmış bir şahsiyet olan Yusuf Furtun'un hayatına mal olmuş ayrıca ata yurdundan göçe zorlanması nedeniyle hayatı kararmış bir mübadil olan Resneli Dilaver'in de hayatını bir kez daha karartmıştır.
Ordu tarihinin kara bir lekesi olan bu olayı burada değerlendirmemizin nedeni ise Yusuf Furtun'un Ordu tarihinde önemli bir yer işgal etmesi dolayısıyla bugüne kadar pek bilinmeyen öldürülme nedeni hakkında yaygınlaşan bazı şayiaların açığa kavuşturulması amaçlıdır. Çünkü şayialar üzerine inşa edilen tarih de şayialı olacaktır.

9 Ekim 2013 Çarşamba

HİKMET PALANIN KALEMİNDEN: NİHAT AKDEN: ASIRLIK BİR ÖMRÜN ORDU SEVDASI


Kemaloğlu Hikmet Efendi Gümüşhane’den Ordu’ya gelip yerleştiğinde Ordu henüz bir küçük kasaba görüntüsündedir.  1884 doğumlu olan Hikmet Bey, Ordu kazası kaymakamlığında memur olarak işe başlar. Göçmen olmak, başka bir şehre gelip tutunmak insan hayatının en zor dönemeçlerinden biridir. Bu zorluklar içerisinde Hikmet Bey ve eşi Binnaz Hanım, Ordu’da bir taraftan hayata tutunmaya çalışırlarken, bir taraftan da yeni komşular ve yeni dostlar edinmeye başlarlar.
Hikmet Bey kısa süren memuriyet hayatından sonra ticarete atılır. Ticarette oldukça başarılı olur ve Sırrı Paşa Caddesi üzerinde manifatura dükkânı işletmeye başlar. Bununla da kalmaz, Süleyman Felek Caddesi üzerinde bir fırın açar, un ticareti de yapar. Fırıncılık ve un ticareti ailenin soyadı almasının da belirleyicisi olur: Akden. “Ak tane”, ya da “ak dene” anlamında AKDEN soyadı alınır.
Ordu’da Hikmet Bey artık “Kemaloğlu Hikmet” değildir, Uncu Hikmet’tir. Uncu Hikmet, 1917 yılında doğan oğlu (resmi kayıtlarda 1920) Nihat Akden’in okumasını, eğitim görmesini ister. Ordu’da ortaokul bittikten sonra Trabzon Lisesi’ne devam eden Nihat Akden’in eğitim hayatı ailenin yaşadığı hazin bir olayla noktalanır. Hikmet Bey ve eşi Binnaz Hanımın iki kızları vardır. İlk çocukları olan Halise Hanım, o yıllarda Ordu’da lise olmadığı için İstanbul’da, ülkenin en iyi eğitimine sahip okullarından birine, Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ne yazdırılır. Üçüncü sınıfta okurken o yılların ölümcül hastalığı olan vereme yakalanır ve İstanbul’da vefat eder.
Büyük kızları Halise’nin gurbette vefat etmesinden sonra Hikmet Bey, tek erkek çocuğu olan Nihat’ın gözünün önünde olmasını ister ve Trabzon Lisesi’nden alır. Nihat bundan sonra babasının yanında kalacak, ticareti öğrenecektir.
Uncu Hikmet Beyin ikinci çocuğu Munise Hanım, Ordu’nun sosyal hayatında, tiyatro çalışmalarında etkin bir kişi olan Namık Senih Mayda ile evlenmiştir. Ordu’nun usta tiyatro sanatkarı,şair ve yazarıdır Namık Senih.
Hikmet Bey ve oğlu Nihat, fırıncılığı bırakarak bütün çalışmalarını manifatura dükkânı üzerinde yoğunlaştırırlar. Ancak görülen odur ki Nihat Akden, ticaretten daha çok spor yapmayı, gezmeyi ve Halkevi faaliyetlere katılmayı sevmektedir. Spor Yıldızı futbol takımında oynamaktadır. Uzun boyu güçlü fiziği nedeniyle arkadaşları ona bir lakap takarlar: Ayıboğan Nihat.
Hikmet Beyin komşusu Ali Kibar, ayakkabıcılık yapmaktadır ve yakın bir zamanda ailesiyle birlikte Arhavi’den göç etmek zorunda kalarak Ordu’ya yerleşmiştir. Maddi durumu iyi olan Ali Bey, Arhavi’de, kunduracılık mesleğini sürdürmekte, işleri gereği de arada sırada İstanbul’a gitmektedir. Ali Kibar’ın İstanbul’a gittiği zamanlarda, bir gece evlerinin kapısı çalınır. Karısı Ayşe Hanım ve çocukları evdedir. Ayşe Hanım kapıdaki kişilerin kim olduklarını öğrenmek için kapıyı açmadan seslendiğinde dışarıdakilerin eşkıya olduğu anlaşılır. Kadın onlardan kurtulmak için belindeki altın işlemeli kemerini çıkartır ve kapının altından dışarıya uzatır. Böylece eşkıyalar, büyük bir ganimet almanın sevinciyle, evdekilere zarar vermeden oradan uzaklaşırlar.
İstanbul’dan evine dönen Ali Bey bu olay kendisine anlatıldığında, değerli bir kemeri alan eşkıyaların tekrar gelip eve baskın yapacaklarını anlar. Gündüz uyuyup gece nöbet tutmaya başlar. Bir gece eşkıyalar evin etrafında belirdiklerinde, hazır beklemekte olan Ali Bey onların üzerlerine peş peşe kurşun yağdırır. Eşkıyalar uzaklaşmıştır ancak ailenin huzuru da iyice kaçmıştır. Göç kararı alınır ve aile Ordu’ya yerleşir. Zefer-i Milli Mahallesinde Nihat Aktenlere komşu olan Arhavili Kibar ailesinin kızı Behice, Nihat ile akrandır. Nihat ile Behice, sokakta birlikte oyun oynarlarken aynı zamanda gittikleri ilkokulda sınıf arkadaşı olmuşlardır.
Bir süre Ordu’da yaşayan Kibar ailesi, Arhavi’de suların durulmasından sonra geriye dönerler. Aileye alışılmış, dostluklar pekişmiş, çocuklar arkadaşlık kurmuştur. Herkese zor gelen bu ayrılık Behice için çok da uzun sürmez. Nihat Akden 20’li yaşlara geldiğinde Hikmet Bey ve eşi Sürmeneli Binnaz Hanım, biricik oğullarını iyi bir ailenin kızıyla evlendirmeyi düşünürler. İlk akıllarına gelen de Kibarların kızı Behice olur. Arhavi’ye gidilir, kız istenir, düğün yapılır. Böylece Behice’ye çocukluk günlerinde sokaklarında koşup oynadığı Ordu’nun kapıları tekrar açılıverir. Nihat Akden Behice Hanımla evlendiklerinde iki erkek bir kız çocukları dünyaya gelir: Hikmet Uğur, Fikret Onur ve Ayşegül.
Hikmet Bey 70’li yaşlara geldiğinde bütün işleri oğlu Nihat’a devretmenin hesaplarını yapmaktadır. Sırrı Paşa Caddesinde bugün Osmanlı Döner’in olduğu köşedeki manifatura dükkanı Akden Ticaret ismini taşımakta, dükkânın ön kısmında manifatura ticareti yapılmakta, arka bölümde ise sadece gazyağı satılmaktadır. 1980’lere kadar Ordu’da gazyağı önemli ve temel bir tüketim maddesiydi. Köylerdeki bütün evler fitilli gaz lambaları ile aydınlatılıyor, Çarşamba günleri Ordu çarşısına inen köylüler mutlaka gazyağı satan dükkânlara uğruyorlardı. Akden ailesi bu ticaretten iyi paralar kazanıyordu ama Nihat Akden, bambaşka bir iklimin insanı olarak, Millet Düzünde Spor Yıldızı’nda futbol oynuyor, Halkevi’nde balo ve toplantılar düzenliyordu.
İşleri oğluna devretme zamanının geldiğini düşünen baba Hikmet Akden, bir akşam eve elinde bir fındık çuvalı ile gelir. Çuvalın içi epeyce bir miktarda parayla doludur. Parayla dolu çuvalı Nihat Akden’e teslim eder ve ona şu tavsiyede bulunur: “Bu parayı kullan işlerini geliştir.”
Nihat, büyük bir hayranlık duyduğu Müzeyyen Senar’ı dinleyebilmek için İstanbul’un sık sık yolunu tutuyor, onun sahne aldığı mekânlarda para harcamaktan çekinmiyordu. Babası bir İstanbul seyahatinde oğluna ev alma tavsiyesinde bulunur ama bu isteği gerçekleşmez. İstanbul’dan ev alınmaz ama Nihat için bir İstanbul seyahati hayatının en güzel ve en unutulmaz hatırasına vesile olur. Galata Köprüsü üzerinde yürüyerek Eminönü’ne geçmekte olduğu bir anda trafik sıkışır. Duran araçların arasından köprünün karşısına doğru geçerken bir arabanın arka koltuğunda oturmakta olan “mavi gözleri çakmak çakmak” Gazi Mustafa Kemal’i görür. Heyecanla “Nasılsınız Paşam?” diye seslenir. Mustafa Kemal şapkasını çıkartarak başını hafifçe öne eğer ve Nihat’in bu selamına karşılık verir.
Nihat Akden, Zafer-i Milli mahallesinde Ermeni bir aileden satın aldığı evi esaslı bir onarımdan geçirir. Evde eski sahiplerinden kalma Ermenice kitaplar vardır yığınla. Bunlardan bir kısmını dostları Doktor Dikran Toraman’a verirler. Kalanlar ise Behice Hanım evin avlusunda kurulan çamaşır kazanlarının altını tutuşturmak için kullanır. Ordu’nun ileri gelen aileleri olan Mağdenler, Yaraşlar ve Furtunlarla yapılan komşuluklarla, bayram sabahlarında dolup dolup boşalan bu güzel evde süren hayatı Nihat Akden aynı zamanda siyasetle, müzikle renklendirmektedir. Sıkı bir CHP’li olan Nihat Akden’in misafirleri arasında Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü de yer almıştır.
Cumhuriyetin getirdiği yeni değerlere gönülden bağlıydı, sarsılmaz bir Atatürkçüydü. Mustafa Kemal’in büyük Anadolu Aydınlanmasının öncü yapıları Halkevlerinin Ordu şubesindeki bütün çalışmalara katılırdı. 1950’den sonra Halkevleri kapatıldığında, hem Halkevlerinin mahiyetini hem de Halkevi sonrası yapılmak istenenleri kavramıştı. Bu durumu kendi cümleleriyle şöyle açıklamıştı:1950’li yıllarda Halkevlerini kapattılar, gençleri sokaklara bıraktılar. Oysa Halkevleri, Atatürk’ün 1932 yılında kurduğu Halk üniversiteleriydi. Bizim dönemimizde sporu da, kültürü de, sanatı da, sevgiyi de, saygıyı da hep Halkevlerinde öğrendik.”
En başta gelen karakteri dürüstlük olan Nihat Akden’in ticaretle barışmayan yıldızı, Spor Yıldızı kulübü ile parlamış, takımın sarı-siyah renkli formasının sol omuz altında yer alan sarı yıldızı yakasında gururla taşımıştı. Nihat Akden’in oynadığı kulüp olan Spor Yıldızı, 27 Haziran 1931 tarihinde kurulmuştu. O yıllarda rakipleri Gençler Yurdu Futbol takımıydı. Bu iki takım birbirleriyle tatlı bir rekabet içerisinde maçlar yaparken, merasimlerde her iki kulüp oyuncuları takım formalarıyla yürüyüşe katılıyordu. O yıllarda Gençler Yurdu daha çok orta tabaka ailelerin çocuklarından oluşuyorken, Spor Yıldızı ise daha üst sosyal tabakaya sahip gençlerden kuruluydu. Zaten Nihat Akden’in babası Hikmet Bey, Ordu’nun en varlıklı kişilerinden biriydi.
Nihat Akden, 1970’li yılların hemen başında ticari faaliyetlerden elini ayağını çeker. Onun bu kararı vermesindeki en önemli gelişme, o yıllarda yaygınlaşmaya başlayan karaborsacılık faaliyetleriydi. “Ben haram para yemem” diyerek dükkanını kiraya verdi, emekli maaşını ve dükkan kirasını alarak yaşamına devam etti. Ordu sokaklarında yürüyerek dostlarının yanına uğradı, kendince güzel bir hayat sürdü. En başta gelen dostu Temel Akyol’du. İnsan uzun yaşadığında tüm dostlarının cenazesine katılmak zorunda kalır. Nihat Akden de tüm sevdiği arkadaşlarını bir bir uğurladı cami avlularından. Ama her cenazeden sonra “hayat devam ediyor” diyerek üzüntünün kendisini yıkmasına izin vermedi.
Ama hayatta kendisini derin acılara boğan iki cenazeye, ahbabı Temel Akyol’un ve çok sevdiği karısı Behice Hanımın cenazelerine katıldı. Temel Akyol kendisinden yaşça oldukça küçük olmalarına rağmen aralarında çok güzel bir muhabbet bağı bulunmaktaydı. Büyük bir sevgiyle bağlandığı, hayatı boyunca “Sultan” diye seslendiği karısı, Behice Hanımı 2006 yılında toprağa verdikten sonra “Kara Tren” türküsünü dinleyip dinleyip gözyaşlarını içine akıtmıştır:
“Gözüm yolda gönlüm darda
Ya kendin gel ya da haber yolla.”
95 yıllık hayatını dolu dolu yaşadı. Fenerbahçe ve Ordu Rotary Kulübü üyesiydi. Ölümüne beş ay kalana dek Ordu sokaklarını elindeki bastonla arşınladı. Son aylarında evinden dışarı çıkmadı ama yatağa da düşmedi.
2 Aralık 2012 akşamı, evde kendisine bakan kadına seslendi:
-Bugün günlerden ne?
-Pazar…
-Yarın ayın kaçı?
-Üçü Nihat amca!
-Tamam… Oğullarım Hikmet ve Fikret’e haber verin!
Son sözleri bunlar oldu ve ertesi gün, pazartesi sabah saat yedide, çok sevdiği hayata, Ordu’ya ve sevdiklerine veda etti.

Trabzon Valisi Cemal Azmi bey in zorunlu Ordu seyahati


Birinci Dünya Savaşı olanca şiddetiyle devam ederken Osmanlı Devleti, Rus ordusu karşısında devamlı olarak geri çekiliyordu. Doğu Karadeniz neredeyse tamamen Ruslar tarafından ele geçirilmişti. Bu yıllarda Doğu Karadeniz, Trabzon Vilayeti olarak adlandırılıyordu ve vilayetin merkezi Trabzon’du.
 Rus Ordusunun saldırıları karşısında Osmanlı Devleti 15 Nisan 1916 yılında vilayet merkezi olan Trabzon’dan da çekilmek zorunda kalmış, askerlerle birlikte Türklerin önemli bir kısmı şehri terk etmişti.
O yıllarda Ordu, Trabzon Vilayetine bağlı bir ilçe idi. Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey, Rumların dinsel lideri metropolit Hrisantos’a şehrin yönetimini devretti. Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey, şehrin yönetimini Hrisantos’a devrettikten sonra devlet işlerine ait bütün defterleri, resmi belgeleri sandıklara koydurdu ve bunları kayıklarla Ordu’ya gönderdi.
Şehirden çıkmak isteyen Trabzon halkına da Giresun-Ordu yönüne doğru yola çıkmalarını bildirdi. Trabzon’un Türk sakinleri yaşadıkları toprakları arkalarında bırakarak Ordu’ya doğru yola koyuldular. Bu dönemde şehirde yaşayan Türk sayısı öylesine azalmıştı ki bu bir hatıratta şöyle ifade ediliyordu; “Ara sıra evden çıkıp Trabzon’u dolaşıyordum. Türklerin hepsi hicret ettikleri için hasretini çektiğim bir hemşeriye tesadüf edemiyordum.”
Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey, zorunlu olarak Ordu kazasına yerleşmiş Trabzon valiliği görevini Ordu’da sürdürmeye çalışmıştır. Böylece Ordu Kazası bir dönem Trabzon Vilayeti’nin yönetim merkezi olmuştur.
Ordu Kazasında Trabzon valisi görevini sürdüren Cemal Azmi Bey, 1868 yılında Arapkir’de doğmuştur. Babası tapu müdürlerinden Osman Nuri Bey, annesi Gülsüm Hanım’dır. 1891 yılında ise Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmını bitirdi. Mülkiye’den mezun olan Cemal Azmi Bey, Kosova Merkez Kazaları kaymakamı iken İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmıştır.
Meşrutiyet’in ilanında aktif görev üstlenen Cemal Azmi Bey, Meşrutiyet’in ilânının ardından, 25 Ocak 1909 tarihinde Senice Mutasarrıflığına atanmıştır. Siverek, Bolu, Lazistan Sancağı Mutasarrıflığı görevlerinde bulunduktan sonra Trabzon Valisi olmuştur.
Trabzon Valiliği görevini sürdürdüğü sırada 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıkmış ve Cemal Azmi Beyin yolunu Ordu kazasına düşüren süreç de böylece başlamıştır.
Lazistan Sancağı mutasarrıflığı sırasında Cemal Azmi Beye “eli sopalı mutasarrıf” namı verilmiştir.  İttihat ve Terakki Partisince desteklenen Cemal Azmi Beyin, olağanüstü sivil ve askerî yetkilerle güçlendirilen Trabzon Valiliği görevi dört yıl sürmüştür.
Trabzon Valiliği sırasında karşısında çıkan en temel sorun muhakkak ki Rusların Trabzon’u işgalidir. Yaklaşmakta olan Rus Ordusu bir türlü engellenemiyordu. 16 Şubat 1916 tarihinde Erzurum’un işgal edilmesi üzerine Vali Cemal Azmi Bey Vilayet genel Meclis üyelerini toplayarak durum değerlendirmesi yapmış ve ailelerin Trabzon’dan uzaklaştırılması kararına varılmıştı.
İşgal ve göç günlerini bizzat yaşayan Muzaffer Lermioğlu, “Akçaabat Tarihi ve Birinci Genel Savaş, Hicret Hatıraları” olarak kitaplaştırılan anılarında Cemal Azmi Bey ve Ordu Kazası hakkında şu değerlendirmeleri yapmaktadır:
Trabzon’un işgali üzerine Vali Cemal Azmi Bey Vilâyet erkânı ile Ordu kasabasına yerleşti. O zaman Trabzon İline bağlı bir ilçe merkezi olan Ordu kasabasında vilâyet umurunu ifaya başladı. Kudretli, başarıcı, azimkâr ve cesur bir idare âmiri ve aynı zamanda müfrit bir vatanperver olan Cemal Azmi Bey’in gayret ve himmetiyle, şahsî teşebbüsleriyle az zaman içinde bu kasaba ve kazadaki muhacirlerin iskân ve iaşe işleri her yerden iyi tanzim edildi. Mumaileyhin geceli gündüzlü çalışarak dar imkânlar içinde, o günün fevkalâde hal ve şartları karşısında gösterdiği başarılar cidden takdire şayandır.”
Trabzonluların bir kısmı, bu zor günlerde, çetin geçen göç yolculuğunun sonunda Ordu’ya geldiler. Bu insanların evlere yerleştirilmeleri, sağlık sorunlarının çözümü, hayatlarını devam ettirmelerinin sağlanması gibi önemli meselelerin halledilmesi gerekiyordu.
Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey, göçmen Trabzonluların Ordu’da karşılaştıkları güçlükleri en aza indirmek için çaba gösteriyordu. Açlık tehlikesiyle karşılaşan göçmenler, ağaçlarda henüz olgunlaşmamış meyveleri haşlayarak yemeye çalışıyordu.
Cemal Azmi Beye Ordu’da “Kara Vali” deniliyordu. Oldukça esmerdi ve kara sakalı vardı. Bu haliyle de Kara Vali lakabıyla uyuşuyordu.
Trabzon Valisi Ordu’da İsmetpaşa İlk Okulu’nun karşısındaki bir eve yerleştirildi. Evinden bazen okul bahçesindeki çocukları izliyordu. Bu yılları yaşayan Fevzi Güvemli, “Bir Zamanlar Ordu” adı verilen hatıralarında Cemal Azmi Beye de yer vermektedir.
Evi okulun hemen karşısında olan vali bir gün okula gelir ve bir sınıfa girer:
“Şaşkına döndük. Hepimize bir şeyler sordu. Sınıfta zaten on beş kişi kadardık. Üstümüzü başımızı gözden geçirdi.”
Vali Cemal Azmi Bey, okula giden öğrencilerin bazı öğrencilerin elbise ve ayakkabılarının uygun olmadığını belirlemiş ve onun ziyaretin in ertesi gün okula terzi ve kunduracı gelmiştir. Terzi ve kunduracı ellerindeki listede adları yazılı olan öğrencilerin ölçülerini almışlar, birkaç gün sonra da bu öğrencilere ayakkabı, elbise, pardösü gelmişti.
Bu sıralarda Fevzi Güvemli’nin İsmetpaşa İlk Okulunda yaşadığı özel bir problem bulunmaktadır. Okulda çalışan görevlilerden birisi küçük Fevzi’nin annesinin dokuduğu kazaktan istiyor, sürekli olarak çocuğu sıkıştırıyordu. Fevzi, annesinin işinin çok olduğunu söylemesi de fayda etmez. Görevli “sonra karışmama başına iş açarım” diyerek onu teneffüslerde sıkıştırmaya devam eder.
Yine bir tenefüs zamanı okuldaki görevli Fevzi Güvemli’yi sıkıştırırken, okul bahçesine Kara Vali Cemal Azmi Bey birden bire girer ve adamın yakasına yapışır. “Defol utanmaz herif” diyerek onu okuldan kovar.
Ordu halkı savaş yıllarında karınlarını doyurmakta güçlük çekerken, Trabzon’un işgal edilmesi sonucu binlerce göçmene de ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştı. Kasabada besin sıkıntısı çekiliyordu. Her evin tarlasında karalâhana dikiliydi. Ama lahana halkın beslenmesinde yeterli gelen bir ürün değildi.
Vali Cemal Azmi Bey, Ordu’daki bütün boş arazilere patates dikilmesi emrini verdi. Ancak karalâhanaya alışkın olan halk patatesi de pek tanımıyordu. İşi sıkı tutan vali, zorla tarlalardaki lahanayı söktürüp yerlerine patates dikilmesini sağladı. Bunun sayesinde Ordu’da yaşayan insanların beslenme sıkıntıları bir ölçüde giderilmiş oldu.
Ordu’nun bu yıllarda yaşadığı en büyük sıkıntılardan birisi de Rus bombardımanlarıydı. Ordu’da yaşayan halkın salgın hastalıklar ve açlık sorunlarını gidermenin yanında Rusya ile savaşan 3.Ordu’nun silah ihtiyacının da karşılanması gerekiyordu. Karadeniz kıyılarında cephane taşıyan gemiler Rus torpidolarınca vuruluyordu.
“ O yıl kışa giriyorduk ki bir gün yük iskelesine bir römorkör yanaştı. Güneş Boztepe’nin ardında ağıyordu. Römorkörün içindeki top mermileri boşaltılmaya başlandı, heyecan ve telaş içinde. Halk iskeleye üşüşmüştü. Vali de pardösüsünü çıkarmış, irice bir mermiyi omuzlamıştı. Heyecan ve telaş Rus torpidolarının gelmekte olduğunun haber alınmasındandı. Son mermiyi de boşaltan römorkör bütün hızıyla iskeleden uzaklaştı”
Rus savaş gemileri bir yandan da sahil bölgelerini bombalıyorlar, limanlardaki kayıkları batırıyorlardı. 31 Mayıs 1917 günü sabah saatlerinde Vona limanından hareket eden bir Rus torpidosu, Ebülhayır’da kayıkları bombaladıktan sonra Ordu’ya 38 top mermisi attı. Gemiden havalanan bir tayyarenin Ordu üzerinde bir keşif uçuşu gerçekleştirmesinden sonra bombardımana devam edilmişti.
Rus bombardımanı sonucu Ordu’da askerlik şubesi, telgrafhane, jandarma komutanlığı ve Guraba Hastanesi hasar görmüştü. Bombalama sonucunda Ordu Hapishanesi de ağır hasar görmüş, hapishanedeki üç Ermeni ve bir Müslüman mahkûm ölmüş, birçok mahkûm da firar etmişti.
1917 yılı Ekim ayında Rus Bolşevikleri, Çar’ı devirerek ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ekim Devrimi denilen bu önemli gelişme, Trabzon’u işgal eden Rus Ordusunun geri çekilmesiyle sonuçlandı. 24 Şubat 1918’de Osmanlı birlikleri Trabzon’a girerek yönetimi ele aldı.
Ama Trabzon’un Ruslardan geri alındığı sırada Cemal Azmi Bey Trabzon valisi değildir. Çünkü Cemal Azmi Bey 2 Şubat 1918 tarihinde Trabzon Valiliğinden ayrılmıştır. Osmanlı Devleti savaştan yenilgiyle ayrılmış, 30 Ekim 1918 tarihinde ağır şartlar getiren Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştır.
 İtilâf devletleri İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelenlerini tutuklatmak için harekete geçince Cemal Azmi Bey de ailesiyle birlikte Almanya’ya gitmiş ve Berlin’e yerleşmiştir.
Cemal Azmi Bey, Divan-i Harp’te Trabzon Ermeni Tehciri dolayısıyla 26 Mart 1919 tarihinde gıyabında yargılanmaya başlandı. 21 Mayıs 1919’da sonuçlanan mahkeme, Ermeni iddialarına dayanarak, Cemal Azmi Bey’i suçlu bulmuş ve idama mahkûm etmişti.
Cemal Azmi Beyin bu idam cezasını ise üç yıl sonra Ermeni İntikam Birliği üyesi AramYerganian ve Arşak Şıracıyan infaz etmişlerdir. 17 Nisan 1922 günü aileleriyle birlikte yürüyüşe çıkan Cemal Azmi Bey ile Dr. Bahaeddin Şâkir, Almanya’nın başkenti Berlin’in en işlek caddesinde, ailelerinin gözleri önünde,  iki Ermeni komitacı tarafından vurarak öldürmüştür.
Cemal Azmi Bey, Berlin’de annesi Gülsüm Hanım, eşi Müzeyyen Hanım ve bir kız iki erkek, üç çocuğu ile birlikte yaşıyordu. TBMM,  24 Nisan 1924 tarihinde çıkarttığı kanunla Cemal Azmi Bey’in eşi Müzeyyen Hanım’a, her yıl 15 Lira ödenmesini kararlaştırdı.
Trabzon Valisi, İttihatçı, “Kara Vali” Cemal Azmi Beyin 54 yıllık yaşam hikâyesinin birkaç yılı Ordu’da geçmiştir. O zamanlar Trabzon’a bağlı küçük bir kasaba olan Ordu, Rus işgalinden kaçan binlerce Osmanlı vatandaşına ev sahipliği yapmış, yerleşme, hastalıklar, beslenme gibi birçok temel sorunla karşılaşmıştır. Vali Cemal Azmi Bey kendince bazı önlemler alarak en az zararla bu sorunları çözmeye çalışmıştır.
Birkaç yıl süren zorunlu Ordu seyahati sonrasında Ordululara Cemal Azmi Beyle ilgili birkaç hatıra kaldı. Orta boylu, kara sakallı ve esmer Trabzon Valisi, komitacı Ermeniler tarafından Berlin’de vurularak öldürüldü. Şimdi Berlin Müslüman Mezarlığında dava arkadaşı Bahaeddin Şakir ile yan yana yatıyorlar.

22 Eylül 2013 Pazar

Bugün ayin kaci?(bir ömür Ordu)


Kemaloğlu Hikmet Efendi Gümüşhane’den Ordu’ya gelip yerleştiğinde Ordu henüz bir küçük kasaba görüntüsündedir.
1884 doğumlu olan Hikmet Bey, Ordu kazası kaymakamlığında memur olarak işe başlar. Göçmen olmak, başka bir şehre gelip tutunmak insan hayatının en zor dönemeçlerinden biridir. Bu zorluklar içerisinde Hikmet Bey ve eşi Binnaz Hanım, Ordu’da bir taraftan hayata tutunmaya çalışırlarken, bir taraftan da yeni komşular ve yeni dostlar edinmeye başlarlar. Hikmet Bey kısa süren memuriyet hayatından sonra ticarete atılır. Ticarette oldukça başarılı olur ve Sırrı Paşa Caddesi üzerinde manifatura dükkânı işletmeye başlar. Bununla da kalmaz, Süleyman Felek Caddesi üzerinde bir fırın açar, un ticareti de yapar.
Fırıncılık ve un ticareti ailenin soyadı almasının da belirleyicisi olur: Akden. “Ak tane”, ya da “ak dene” anlamında AKDEN soyadı alınır. Ordu’da Hikmet Bey artık “Kemaloğlu Hikmet” değildir, Uncu Hikmet’tir. Uncu Hikmet, 1917 yılında doğan oğlu (resmi kayıtlarda 1920) Nihat Akden’in okumasını, eğitim görmesini ister. Ordu’da ortaokul bittikten sonra Trabzon Lisesi’ne devam eden Nihat Akden’in eğitim hayatı ailenin yaşadığı hazin bir olayla noktalanır. Hikmet Bey ve eşi Binnaz Hanımın iki kızları vardır. İlk çocukları olan Halise Hanım, o yıllarda Ordu’da lise olmadığı için İstanbul’da, ülkenin en iyi eğitimine sahip okullarından birine, Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ne yazdırılır. Üçüncü sınıfta okurken o yılların ölümcül hastalığı olan vereme yakalanır ve İstanbul’da vefat eder. Büyük kızları Halise’nin gurbette vefat etmesinden sonra Hikmet Bey, tek erkek çocuğu olan Nihat’ın gözünün önünde olmasını ister ve Trabzon Lisesi’nden alır. Nihat bundan sonra babasının yanında kalacak, ticareti öğrenecektir. Uncu Hikmet Beyin ikinci çocuğu Munise Hanım, Ordu’nun sosyal hayatında, tiyatro çalışmalarında etkin bir kişi olan Namık Senih Mayda ile evlenmiştir. Ordu’nun usta tiyatro sanatkarı,şair ve yazarıdır Namık Senih. Hikmet Bey ve oğlu Nihat, fırıncılığı bırakarak bütün çalışmalarını manifatura dükkânı üzerinde yoğunlaştırırlar. Ancak görülen odur ki Nihat Akden, ticaretten daha çok spor yapmayı, gezmeyi ve Halkevi faaliyetlere katılmayı sevmektedir. Spor Yıldızı futbol takımında oynamaktadır. Uzun boyu güçlü fiziği nedeniyle arkadaşları ona bir lakap takarlar:Ayıboğan Nihat. Hikmet Beyin komşusu Ali Kibar, ayakkabıcılık yapmaktadır ve yakın bir zamanda ailesiyle birlikte Arhavi’den göç etmek zorunda kalarak Ordu’ya yerleşmiştir. Maddi durumu iyi olan Ali Bey, Arhavi’de, kunduracılık mesleğini sürdürmekte, işleri gereği de arada sırada İstanbul’a gitmektedir. Ali Kibar’ın İstanbul’a gittiği zamanlarda, bir gece evlerinin kapısı çalınır. Karısı Ayşe Hanım ve çocukları evdedir. Ayşe Hanım kapıdaki kişilerin kim olduklarını öğrenmek için kapıyı açmadan seslendiğinde dışarıdakilerin eşkıya olduğu anlaşılır. Kadın onlardan kurtulmak için belindeki altın işlemeli kemerini çıkartır ve kapının altından dışarıya uzatır. Böylece eşkıyalar, büyük bir ganimet almanın sevinciyle, evdekilere zarar vermeden oradan uzaklaşırlar. İstanbul’dan evine dönen Ali Bey bu olay kendisine anlatıldığında, değerli bir kemeri alan eşkıyaların tekrar gelip eve baskın yapacaklarını anlar. Gündüz uyuyup gece nöbet tutmaya başlar. Bir gece eşkıyalar evin etrafında belirdiklerinde, hazır beklemekte olan Ali Bey onların üzerlerine peş peşe kurşun yağdırır. Eşkıyalar uzaklaşmıştır ancak ailenin huzuru da iyice kaçmıştır. Göç kararı alınır ve aile Ordu’ya yerleşir. Zefer-i Milli Mahallesinde Nihat Aktenlere komşu olan Arhavili Kibar ailesinin kızı Behice, Nihat ile akrandır. Nihat ile Behice, sokakta birlikte oyun oynarlarken aynı zamanda gittikleri ilkokulda sınıf arkadaşı olmuşlardır. Bir süre Ordu’da yaşayan Kibar ailesi, Arhavi’de suların durulmasından sonra geriye dönerler. Aileye alışılmış, dostluklar pekişmiş, çocuklar arkadaşlık kurmuştur. Herkese zor gelen bu ayrılık Behice için çok da uzun sürmez. Nihat Akden 20’li yaşlara geldiğinde Hikmet Bey ve eşi Sürmeneli Binnaz Hanım, biricik oğullarını iyi bir ailenin kızıyla evlendirmeyi düşünürler. İlk akıllarına gelen de Kibarların kızı Behice olur. Arhavi’ye gidilir, kız istenir, düğün yapılır. Böylece Behice’ye çocukluk günlerinde sokaklarında koşup oynadığı Ordu’nun kapıları tekrar açılıverir. Nihat Akden Behice Hanımla evlendiklerinde iki erkek bir kız çocukları dünyaya gelir: Hikmet Uğur, Fikret Onur ve Ayşegül. Hikmet Bey 70’li yaşlara geldiğinde bütün işleri oğlu Nihat’a devretmenin hesaplarını yapmaktadır. Sırrı Paşa Caddesinde bugün Osmanlı Döner’in olduğu köşedeki manifatura dükkanı Akden Ticaret ismini taşımakta, dükkânın ön kısmında manifatura ticareti yapılmakta, arka bölümde ise sadece gazyağı satılmaktadır. 1980’lere kadar Ordu’da gazyağı önemli ve temel bir tüketim maddesiydi. Köylerdeki bütün evler fitilli gaz lambaları ile aydınlatılıyor, Çarşamba günleri Ordu çarşısına inen köylüler mutlaka gazyağı satan dükkânlara uğruyorlardı. Akden ailesi bu ticaretten iyi paralar kazanıyordu ama Nihat Akden, bambaşka bir iklimin insanı olarak, Millet Düzünde Spor Yıldızı’nda futbol oynuyor, Halkevi’nde balo ve toplantılar düzenliyordu. İşleri oğluna devretme zamanının geldiğini düşünen baba Hikmet Akden, bir akşam eve elinde bir fındık çuvalı ile gelir. Çuvalın içi epeyce bir miktarda parayla doludur. Parayla dolu çuvalı Nihat Akden’e teslim eder ve ona şu tavsiyede bulunur: “Bu parayı kullan işlerini geliştir. Nihat, büyük bir hayranlık duyduğu Müzeyyen Senar’ı dinleyebilmek için İstanbul’un sık sık yolunu tutuyor, onun sahne aldığı mekânlarda para harcamaktan çekinmiyordu. Babası bir İstanbul seyahatinde oğluna ev alma tavsiyesinde bulunur ama bu isteği gerçekleşmez. İstanbul’dan ev alınmaz ama Nihat için bir İstanbul seyahati hayatının en güzel ve en unutulmaz hatırasına vesile olur. Galata Köprüsü üzerinde yürüyerek Eminönü’ne geçmekte olduğu bir anda trafik sıkışır. Duran araçların arasından köprünün karşısına doğru geçerken bir arabanın arka koltuğunda oturmakta olan “mavi gözleri çakmak çakmak” Gazi Mustafa Kemal’i görür. Heyecanla “Nasılsınız Paşam?” diye seslenir. Mustafa Kemal şapkasını çıkartarak başını hafifçe öne eğer ve Nihat’in bu selamına karşılık verir. Nihat Akden, Zafer-i Milli mahallesinde Ermeni bir aileden satın aldığı evi esaslı bir onarımdan geçirir. Evde eski sahiplerinden kalma Ermenice kitaplar vardır yığınla. Bunlardan bir kısmını dostları Doktor Dikran Toraman’a verirler. Kalanlar ise Behice Hanım evin avlusunda kurulan çamaşır kazanlarının altını tutuşturmak için kullanır. Ordu’nun ileri gelen aileleri olan Mağdenler, Yaraşlar ve Furtunlarla yapılan komşuluklarla, bayram sabahlarında dolup dolup boşalan bu güzel evde süren hayatı Nihat Akden aynı zamanda siyasetle, müzikle renklendirmektedir. Sıkı bir CHP’li olan Nihat Akden’in misafirleri arasında Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü de yer almıştır. Cumhuriyetin getirdiği yeni değerlere gönülden bağlıydı, sarsılmaz bir Atatürkçüydü. Mustafa Kemal’in büyük Anadolu Aydınlanmasının öncü yapıları Halkevlerinin Ordu şubesindeki bütün çalışmalara katılırdı. 1950’den sonra Halkevleri kapatıldığında, hem Halkevlerinin mahiyetini hem de Halkevi sonrası yapılmak istenenleri kavramıştı. Bu durumu kendi cümleleriyle şöyle açıklamıştı:1950’li yıllarda Halkevlerini kapattılar, gençleri sokaklara bıraktılar. Oysa Halkevleri, Atatürk’ün 1932 yılında kurduğu Halk üniversiteleriydi. Bizim dönemimizde sporu da, kültürü de, sanatı da, sevgiyi de, saygıyı da hep Halkevlerinde öğrendik.” En başta gelen karakteri dürüstlük olan Nihat Akden’in ticaretle barışmayan yıldızı, Spor Yıldızı kulübü ile parlamış, takımın sarı-siyah renkli formasının sol omuz altında yer alan sarı yıldızı yakasında gururla taşımıştı. Nihat Akden’in oynadığı kulüp olan Spor Yıldızı, 27 Haziran 1931 tarihinde kurulmuştu. O yıllarda rakipleri Gençler Yurdu Futbol takımıydı. Bu iki takım birbirleriyle tatlı bir rekabet içerisinde maçlar yaparken, merasimlerde her iki kulüp oyuncuları takım formalarıyla yürüyüşe katılıyordu. O yıllarda Gençler Yurdu daha çok orta tabaka ailelerin çocuklarından oluşuyorken, Spor Yıldızı ise daha üst sosyal tabakaya sahip gençlerden kuruluydu. Zaten Nihat Akden’in babası Hikmet Bey, Ordu’nun en varlıklı kişilerinden biriydi. Nihat Akden, 1970’li yılların hemen başında ticari faaliyetlerden elini ayağını çeker. Onun bu kararı vermesindeki en önemli gelişme, o yıllarda yaygınlaşmaya başlayan karaborsacılık faaliyetleriydi. “Ben haram para yemem” diyerek dükkanını kiraya verdi, emekli maaşını ve dükkan kirasını alarak yaşamına devam etti. Ordu sokaklarında yürüyerek dostlarının yanına uğradı, kendince güzel bir hayat sürdü. En başta gelen dostu Temel Akyol’du. İnsan uzun yaşadığında tüm dostlarının cenazesine katılmak zorunda kalır. Nihat Akden de tüm sevdiği arkadaşlarını bir bir uğurladı cami avlularından. Ama her cenazeden sonra “hayat devam ediyor” diyerek üzüntünün kendisini yıkmasına izin vermedi. Ama hayatta kendisini derin acılara boğan iki cenazeye, ahbabı Temel Akyol’un ve çok sevdiği karısı Behice Hanımın cenazelerine katıldı. Temel Akyol kendisinden yaşça oldukça küçük olmalarına rağmen aralarında çok güzel bir muhabbet bağı bulunmaktaydı. Büyük bir sevgiyle bağlandığı, hayatı boyunca “Sultan” diye seslendiği karısı, Behice Hanımı 2006 yılında toprağa verdikten sonra “Kara Tren” türküsünü dinleyip dinleyip gözyaşlarını içine akıtmıştır:
 “Gözüm yolda gönlüm darda
Ya kendin gel ya da haber yolla.
 95 yıllık hayatını dolu dolu yaşadı. Fenerbahçe ve Ordu Rotary Kulübü üyesiydi. Ölümüne beş ay kalana dek Ordu sokaklarını elindeki bastonla arşınladı. Son aylarında evinden dışarı çıkmadı ama yatağa da düşmedi. 2 Aralık 2012 akşamı, evde kendisine bakan kadına seslendi: -Bugün günlerden ne? -Pazar -Yarın ayın kaçı? -Üçü Nihat amca! -Tamam… Oğullarım Hikmet ve Fikret’e haber verin! Son sözleri bunlar oldu ve ertesi gün, pazartesi sabah saat yedide, çok sevdiği hayata, Ordu’ya ve sevdiklerine veda etti.