22 Kasım 2015 Pazar

Doğan Görsev

Ali Koç, “Küreselleşmenin insan tarafı yok; eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir” dedi. Ali Koç; -aileden çok zengin olmasına rağmen yaşamını sol kuramı geliştirmeye adayan- “Türk Engels” olur mu bilmem. Geçen hafta medya Ali Koç’un sözlerini tartışırken, İstanbul Levent Camii’nden sessiz bir cenaze kalktı. O kişi; Marksist dünya görüşünü ülkesine yaymaya adayan yayıncı; müzik, dilbilim, edebiyat, felsefe ve çeviri alanlarında muazzam bir birikime sahip; sevecen, inatçı, disiplinli, çalışkan ve büyük tevazu sahibi bir komünist idi; Doğan Görsev…
G. Doğan Görsev Harp Okulu öğrencisi (1950)
Sa­hi…
Ko­mü­nist de­yin­ce ak­lı­nı­za ne ge­li­yor?
Tek bir söz­cük ge­lir hep ak­lı­ma;
fe­da­kar­lık!
Baş­ka­la­rı için ken­din­den vaz­geç­miş ko­ca bir ne­sil…
Dün­ya­yı ışık­la­rıy­la ay­dın­lat­mak is­te­yen idea­list bir ku­şak…
Ta­rih: 20 Ey­lül 2005.
İs­tan­bul Gay­ret­te­pe­’de­ki Emek­li Su­bay Ev­le­ri 62. Blo­k’­ta­ki da­ire­de te­laş­lı bir ça­lış­ma var­dı. İri ma­ka­ra­lı bant­lar, plak­lar, CD’­ler vb. özen­le ko­li­le­re yer­leş­ti­ri­li­yor­du.
Bant­lar­da ne­ler yok­tu ki; ör­ne­ğin Na­zım Hik­me­t’­in ya da Ha­san Hü­se­yin Kork­mazgi­l’­in oku­duk­la­rı şi­ir­le­ri­nin ka­yıt­la­rı…
Ros­si­ni­’nin, “Fa­tih Sul­tan Meh­met Ope­ra­sı” ya da Kra­us’­un “Muh­te­şem Sü­ley­man Ope­ra­sı” gi­bi ya­pıt­lar var­dı…
Fes­ti­val­le­rin, kon­ser­le­rin, re­si­tal­le­rin ka­yıt­la­rı var­dı ve ar­şiv­de­ki ya­pıt­lar­dan 50’si “dün­ya­da ilk ses kay­dı” özel­li­ği ta­şı­yor­du.
Otan­tik çal­gı­lar­la bes­te­len­di­ril­miş; İlk Çağ Yu­nan ve Bi­zans mü­zi­ği, Or­ta Çağ mü­zi­ği gi­bi ne­ler yok­tu ki…
11 bin plak ve CD var­dı.
Ar­şiv; Ba­tı Av­ru­pa ve İs­kan­di­nav­ya ül­ke­le­ri­nin ya­nı sı­ra Or­ta ve Do­ğu Av­ru­pa­’da, Bal­kan­la­r’­da, Kaf­kas­ya­’da, Hin­dis­ta­n’­da, Ja­pon­ya­’da, AB­D’­de ve La­tin Ame­ri­ka ül­ke­le­rin­de ya­şa­mış ve dün­ya mü­zik ta­ri­hin­de ken­di­le­ri­ne yer edin­miş 1100 bes­te­ci­nin ya­pıt­la­rın­dan oluş­mak­tay­dı.
Te­le­mann 344, Vi­val­di 296, Bach 231, Mo­zart 197, Be­et­ho­ven 178, Haydn 159, Cho­pin 146,De­bussy 123, Han­del 109, Schu­bert 98, Men­dels­sohn 91, Schu­mann 83, Sa­int-Sa­ens 72,Brahms 71 gi­bi 6 bin 600 ya­pıt ar­şiv­dey­di…
Mad­di de­ğe­ri çok bü­yük bu kla­sik mü­zik ar­şi­vi Es­ki­şe­hi­r’­e gi­di­yor­du.
Es­ki­şe­hir Ana­do­lu Üni­ver­si­te­si­’ne ba­ğış­lan­mış­tı.
Ba­ğış­çı…
1950 yı­lın­dan be­ri Tür­ki­ye Ko­mü­nist Par­ti­si üye­si Do­ğan Gör­sev idi.
Sa­hi…
Ko­mü­nist de­yin­ce ak­lı­nı­za ne ge­li­yor?
BİR GENÇ Pİ­LOT

Bal­kan Sa­va­şı mu­ha­ci­ri Ru­me­li kö­ken­li bir ai­le…
De­de­si; şe­hit bir Ko­la­ğa­sı (Kı­dem­li Yüz­ba­şı)…
Ba­ba­sı; Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in as­ke­ri bir Al­bay…
An­ne­si; Cum­hu­ri­ye­t’­in ilk ku­şak öğ­ret­men­le­rin­den…
Gün Do­ğan Gör­sev 1931 yı­lın­da Di­yar­ba­kı­r’­da dün­ya­ya gel­di; Is­par­ta nü­fu­su­na kay­de­dil­di.
İki kar­de­şi da­ha ol­du; Ör­sev ve Yut­kan.
İl­ko­ku­lu Ana­do­lu­’nun çe­şit­li yer­le­rin­de oku­du.
Ba­ba mes­le­ği ve dö­ne­min II. Dün­ya Sa­va­şı ko­şul­la­rı ne­de­niy­le as­ke­ri oku­la ka­yıt yap­tı­rıl­dı. Pi­lot ola­cak­tı. Çün­kü, İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı yıl­la­rın­da ha­va gü­cü sa­vaş­lar­da en et­ki­li un­sur ha­li­ne gel­miş­ti. Tür­ki­ye­’de 1944 yı­lın­da ba­ğım­sız bir kuv­vet ola­rak Ha­va Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı ku­rul­muş­tu.
Ça­lış­kan­dı. Kı­sa za­man­da öğ­ret­men­le­ri­nin tak­di­ri­ni top­la­dı.
Ki­tap­la­ra çok düş­kün­dü.
As­ke­ri oku­lun kü­tüp­ha­ne gö­rev­li­si ya­pıl­dı.
Mil­li Eği­tim Ba­ka­nı Ha­san Ali Yü­ce­l’­in bü­yük ça­ba­sıy­la Türk­çe­’ye çev­ri­len dün­ya ede­bi­yat kla­sik­le­ri sa­ye­sin­de hü­ma­nist -ay­dın­lan­ma­cı Ba­tı dü­şün­ce­siy­le ta­nış­tı.
II. Dün­ya Sa­va­şı­’nın bi­ti­miy­le, Ara­gon, Elu­ard gi­bi şa­ir­le­rin, Pi­cas­so gi­bi res­sam­la­rın, Char­li­e Chap­lin gi­bi si­ne­ma­cı­la­rın vb. ka­tı­lım­la­rıy­la re­vaç bu­lan ba­rış ha­re­ke­ti­ne il­gi duy­du.
Ge­liş­me­le­ri ya­kın­dan ta­kip et­mek için Fran­sız­ca­’sı­nı ge­liş­tir­di.
Oku­duk­ça ka­fa­sın­da so­ru­lar oluş­tu:
Cum­hu­ri­yet dev­rim­le­ri­ni iler­let­mek için ne yap­mak ge­re­ki­yor­du?
Ha­san Ali Yü­ce­l’­in yap­tır­dı­ğı çe­vi­ri­ler dün­ya gö­rü­şü­nü de­ğiş­tir­miş­ti. Dü­şün­dü; “Ben de bu dü­şün­sel ça­ba­la­ra kat­kı sağ­la­ma­lı­yım.”
Türk ay­dın­lan­ma­sı­na yap­tı­ğı ter­cü­me­ler­le kat­kı ya­pa­cak­tı.
Yıl, 1953 idi…
As­ker­lik­ten ay­rıl­dı.
Fran­sız­ca bil­gi­si­ni ge­liş­tir­mek üze­re İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Fran­sız Fi­lo­lo­ji­si bö­lü­mü­ne gir­di.
Hem ça­lı­şıp hem oku­ya­cak­tı…
Ban­ka­da ça­lış­tı.
An­ka­ra­’da­ki UNES­CO Mil­lî Ko­mi­te­si­’n­de gö­rev yap­tı.
Mil­li­yet Ya­yın­la­rı­’nın ba­sı­ma ha­zır­la­dı­ğı “An­sik­lo­pe­dik Söz­lük­”ün ya­zı ku­ru­lun­da yer al­dı.
Ba­sın-Ya­yın İlan Ku­ru­mu­’n­da ça­lış­tı.
İs­tan­bul Be­le­di­ye­si Ba­sın-Ya­yın Mü­dür­lü­ğü yap­tı.
Ay­rı­ca…
Pen­ce­re Ya­yın­la­rı’­nı kur­du…
Ko­nuk Ya­yın­la­rı­’nı kur­du…
On­lar­ca çe­vi­ri yap­tı; baş­ta Mark­sist kla­sik­ler.
En ti­tiz Mark­sizm çe­vir­me­niy­di. Tek bir kav­ram üze­ri­ne ay­lar­ca araş­tı­rır, en doğ­ru­su­nu bul­ma­ya ça­lış­tır­dı. Mü­kem­me­li­yet­çi idi…
Ve ko­lek­ti­viz­me ina­nı­yor­du…
23 YIL­LIK SÜR­GÜN
Do­ğan Gör­sev ko­mü­nist­ti…
As­ke­ri okul­dan be­ri oku­duk­la­rı, ya­şa­dık­la­rı, gör­dük­le­ri onun Tür­ki­ye Ko­mü­nist Par­ti­si(TKP) ile ta­nış­ma­sı­na ne­den ol­du.
Hem de en zor­lu yıl­lar­da…
TKP’­ye yö­ne­lik 26 Ekim 1951’de baş­la­yan “bü­yük tev­ki­fat” gün­le­rin­de An­ka­ra­’da par­ti­ye kay­dol­du.
Dr. Şe­fik Hüs­nü, Re­şat Fu­at Ba­ra­ner, Mih­ri Bel­li, Ze­ki Baş­tı­mar, Arif Da­mar, Sel­çuk Uraz, Ru­hi Su, Şük­ran Kur­da­kul, Be­hi­ce Bo­ran, Mü­bec­cel Kı­ray, Ve­dat Tür­ka­li, En­ver Gök­çe gi­bi 184 sa­nık­lı da­va­dan şans ese­ri kur­tul­du.
Fa­kat…
Çe­vi­ri­le­ri ve ya­yın­la­dı­ğı ki­tap­lar ne­de­niy­le sü­rek­li ha­kim kar­şı­sı­na çı­ka­rıl­dı.
Ör­ne­ğin… 1965 yı­lın­da; ün­lü ta­rih­çi Hen­ri Le­beb­vre­’nin “Sos­ya­list Dün­ya Gö­rü­şü” çe­vi­ri­si bun­lar­dan bi­riy­di.
Ör­ne­ğin… 1975 yı­lın­da; “F­ran­sız So­lu­nun Or­tak Hü­kü­met Prog­ra­mı” çe­vi­ri­si bun­lar­dan bi­riy­di.
Tür­ki­ye­’de dü­şün­ce fa­ali­ye­tin­de bu­lun­mak suç­tu!
Ni­ce ha­pis­ha­ne­ler ta­nı­dı; Se­li­mi­ye, Sul­ta­nah­met, Ka­ba­hoz, Met­ris, Sağ­ma­cı­lar!
Üç yıl ce­za­evin­de yat­tı.
23 yıl sür­gün ha­ya­tı ya­şa­dı.
Tür­ki­ye Ba­rış Der­ne­ği­’nin Onur Ku­ru­lu üye­si idi. 12 Ey­lül 1980 as­ke­ri dar­be­si so­nu­cu “Ba­rış is­te­mek ko­mü­nist fa­ali­yet” sa­yıl­dı­ğı id­di­asıy­la ce­za­evi­ne atıl­dı.
Dü­şün­ce suç­lusuy­du ve idam is­te­miy­le yar­gı­lan­dı.
Yıl, 1984…
Av­ru­pa Par­la­men­to­su­’nun 130 üye­si­nin im­za­la­rıy­la No­bel Ba­rış Ödü­lü­’ne aday gös­te­ril­di.
Ödül so­nu­cu­nu ko­ğuş­ta al­dı­lar; Gü­ney Af­ri­ka­lı din ada­mı Des­mond Tu­tu al­mış­tı ödü­lü.
An­cak…
Ödül­ler, on­ca iş­ken­ce­ler, ezi­yet­ler…
Öle­ne ka­dar… Ne par­ti­li ol­mak­tan vaz­ge­çir­di, ne de göz­le­riy­le gül­mek­ten onu…
İn­sa­ni ka­li­te­si­ne hay­ran ka­lı­nan bir ay­dın­dı.
Sa­hi…
Ko­mü­nist de­yin­ce ak­lı­nı­za ne ge­li­yor?..
“POLİS, OĞLUM KEREM’İN PİYANOSUNA GİTTİ…”
İki oğlu; (Soldaki) Fotoğraf Sanatçısı Ahmet Görsev ve (sağdaki) Caz Sanatçısı Kerem Görsev.
“1981 yılı Ekim’inin son gecesiydi… Ben masada daktilomun başındaydım. Marx’ın ‘These sur Feuerback’ (Feuerback Üzerine Tezler) metni üzerinde çeviri yapıyordum.
Vakit gece yarısını geçmiş, -12 Eylül (1980) darbesinden beri uygulanagelen- sokağa çıkma yasağı yüzünden ortalık derin bir sessizliğe gömülmüştü.
Saat 02.00’ye doğru kulağıma motor sesleri geldi. İki arabanın bizim sokağa sapıp bizim apartmanın karşısında durduğunu, içlerinden kara giysili kişilerin inmekte olduğunu gördüm.
Eşimi uyandırdım: ‘Kalk iki gözüm, ziyaretçiler geldi.’
Çok geçmeden daire kapımızın zili çalındı….
İçeri girdiler. Polislerden biri daktilom üzerinde çalıştığım kağıdı çıkardı. Bir göz attıktan sonra yüzünü buluşturup kağıdı masaya bıraktı. Başka bir genç polis, salonun bir ucunda duran, küçük oğlum Kerem’in piyanosuna gitti. Besbelli, içinde bir şeyler saklı olup olmadığını bilmek istiyordu. Orasını burasını kurcalarken araya girmek zorunda kaldım:‘Dur oğlum piyanonun kapağını kıracaksın!’ Acemiliğinden mahcup, elini geri çekti…
50 yaşındaydım…”
Doğan Görsev, bu yaşadıklarını kaleme aldığı “12 Eylül Anıları” kitabında gözaltında gördüğü işkenceleri hiç anlatmadı.
O insancıl iyimserliği yapılanları kabul edemedi:
“(Gözaltında) Söyleyeceklerim bundan ibaret dedim, hikayeyi bitirdim. Ve sorguda film karardı, kıyamet koptu… 36 ayı aşkın bir tutukluluktan sonra tahliye olduğumda dostlar, anıları dile getirmemi istemişler, ama ben bunu göze alamamıştım; uzun yıllar da göze alamadım. Çünkü zihnimde arta kalmış yara izleri hâlâ acıtıcıydı, sarsıcıydı. Zaman zaman gecelerime çöken kâbuslar, hatta kimi zaman uykumdan beni de uyandıran bağırtılar, haykırışlar gitgide seyrekleşse de, hep sürdü gitti…”
Barış Derneği davasından tutuklu isimler Türkiye’nin nitelikli aydınlarıydı:
Mahmut Dikerdem, Orhan Apaydın, Reha İsvan, Gencay Şaylan, Erdal Atapek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Orhan Taylan, Kemal Anadol, Niyazi Dalyancı, Mustafa Gazalcı…

Tarih: 8 Kasım 1984. Cezaevinden çıkan Doğan Görsev ile eşi Nesrin Görsev’in mapushane kapısı önünde sarılışları; özlemi, sevdayı, dostluğu ve nihayetinde insanın kazanmasını anlatıyor…
Mustafa Gazalcı “Barış Zinciri” adlı kitabında hapisteki arkadaşlarıyla mektup yazışmalarını yayınladı. Tiyatro sanatçısı Ali Taygun’un hapisten gönderdiği 28 Ocak 1984 tarihli mektubu, Doğan Görsev’in yaşadığı eziyetlerden bahsediyor:
“Doğan Beyler duruşmaya gitmek üzerelerken sabah saat 7.00’de dışarı alıyorlar;tamamıyla soyuyorlar, (tutukluların giymeyi protesto ettikleri tek tip cezaevi giysisi- sy) mavileri giydiriyorlar; ellerini arkadan zincirliyorlar, avluya çıkarıyorlar. Oranın soğuğunu tahmin edersin. Biz paltolu olarak kapalı yerde battaniyelere sarılıp donmuştuk tutuklandığımız ilk gece! Saat ona kadar bekletiyorlar. Zincirlerin acısı bir yandan, soğukta tir tir titreme bir yandan…
Geçenlerde bir ‘operasyon’ sırasında da dövmüşler… Doğan Bey’in biz oradayken dahi durumu kötüydü. Biliyorsun 53 yaşında. Bu şartlar altında çok dayanacağını sanmıyorum…”
Doğan Görsev dayandı…
O süreci şöyle yazdı:
“Doğrusu, peş peşe ortaya çıkan bu nedenlerle hapishaneden sağ salim çıkamayacağım yolunda içime derin bir kaygı çöreklendi… O duyguyu yine de aşarak, bendeki birikime yakışır bir şeyler yapmalıydım.
Düşündüm taşındım: Önce eşimle görüşmeliydim; sonra mahkemelerde, arkamda iz bırakacak, -bir fikre körü körüne saplanmış bir meczup değil, çağdaş bir aydın olduğumu ortaya koyacak- geniş kapsamlı birer savunma hazırlamalıydım. Tutukevindeki koşullar ve özellikle gece nöbetleri sürdüğü ölçüde, Türkçe’ye kazandırmayı öteden beri çok istediğim ama buna daha önce fırsat bulamadığım bir yapıtın çevirisine girişmeliydim…”
Doğan Görsev…
O zor şartlar da bile çevirileriyle Türkiye aydınlanmasına katkı yapmayı sürdürdü.
1984 yılında hapisten çıkınca gönüllü sürgünlüğü seçti.
Almanya’da göçmen örgütlerinde kültür danışmanlığı yaptı.
BM tarafından “Dünya Barış Yılı” ilan edilen 1986’da Kopenhag’da toplanan Dünya Barış Kongresi’nde etkin olarak görev aldı.
Essen Üniversitesi’nde Türkçe okutman olarak çalıştı.
Ve kuşkusuz çeviri yapmayı hiç bırakmadı.
Örneğin…
Marks ve Engels’in kaleme aldığı “Komünist Manifesto” Türkçeye -Marksizm açısından en yüzeyseli, derinliksizi- İngilizceden aktarılmıştı ve bu saçmaydı.
Orijinal derinliğini kucaklayacak Almancadan çevrilmeliydi. Öyle ki “manifesto” değil “manifest” denmeliydi!..
Öyle de yaptı…
84 yaşındaydı.
Artık sigarayı bırakmıştı
Ama masasında konyak eksik olmazdı.
Ve kahvesi ile özellikle zencefilli kek.
“Marksçı-Leninci Felsefe Sözlüğü” üzerinde çalışıyordu.
18 Kasım’da yaşama gözlerini kapadı…
“Bir gün eşlik için tek bir gardiyan verdiler. Güleç yüzlü bir gençti. Ben sigaramı yakmak isterken çakmağını ateşledi….
‘Sizin davayı izledim baştan sona, vur kır yok. Barış ne ki? Niye hapse koydular sizi?’
Konuşmamız şoförün kulağına çalınır, bu sevimli insanın başı derde girer diye tedirgindim. Kısaca, ‘Biz tank, top, uçak olmasın; hastane, okul, fabrika olsun istiyoruz. Öbürleri bizi susturmak istiyor’ dedim.

19 Kasım 2015 Perşembe

Cem Kücük le söylesi

Tuncer Köseoğlu / aksam.com.tr
Üç sene önce Yeni Şafak Gazetesi’nde yazarlığa başladı Cem Küçük. Ve kısa zamanda Türk medyasının en çok konuşulan isimlerinden biri oldu. Şu anda Star Gazetesi’nde köşe yazıyor. Kanal 24’te Günün Manşeti programını yapıyor. Paralel Yapı ile ilgili en sert yazıları en başından beri yazdığını söyleyen Cem Küçük’e Cemaat’in son durumunu, bitip bitmediğini sorduk. Can Dündar’dan Ahmet Hakan’a, Mustafa Karaalioğlu’ndan Akif Beki’ye pek çok isimle giriştiği kavgaları sorduk. Hakkında söylenen “İnsanları hedef gösteriyor, işinden ediyor” iddialarını da sorduk. Sordukça sorduk, anlattıkça anlattı…
FETÖ İÇİN BU DAHA BAŞLANGIÇ
17-25 Aralık darbe girişiminin ardından son iki yıldır sonra popülariteniz oldukça arttı, olumlu ya da olumsuz, şu anda en çok konuşulan gazeteci yazarlardan birisiniz? Cem Küçük kimdir?
1978 doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünden mezunum. İstanbul'a geldiğim 1996 yılından itibaren yazar ve yayıncı çevrelerin içinde oldum. Muhafazakar bir dünya görüşüm olduğu için İslami camia içinde yetiştim elbette. Ama diğer kesimlere de antenlerim açık oldu. Ben kitap yayıncılığı, çevirmenlik ve editörlük işi yapıyordum. Bu cemaat meseleleri çıkmaya başladığında, 2011’den itibaren, bir şeylerin ters gittiğini yakın çevreme sürekli olarak söylüyordum. Mesela cemaatin şike kumpası olduğu zaman bizden kitabı çıkan Rasim Ozan Kütahyalı ile bizim yayınevinde kavga ettim. "Cemaat tüm devleti yönetiyor Rasim. TSK'dan daha beter hale geldi. Bunlar yarın Tayyip Erdoğan'ı da hedef alırlar" dedim ta Temmuz 2011'de. Kendisi şahittir.
Rasim ise "Fethullah Gülen'in delirmiş olması lazım böyle bir işe girişmek için. Böyle bir manyaklık yapamazlar. Sen paranoyak olmuşsun Cem" dedi.
RASİM’LE CEMAAT YÜZÜNDEN KAVGA ETTİK, SONRA ARAYIP ÖZÜR DİLEDİ
Fakat ben haklı çıktım. Hiç unutmuyorum 8 Şubat 2012 günü sabahın köründe Rasim beni aradı. "Arkadaş haklı çıktın. Senden özür dilerim, bunlar kafayı yemiş. Dün Hakan Fidan'ı tutuklamaya kalktılar" dedi. Ben de "Günaydın. Siz hepiniz uyuyorsunuz. Yarın Tayyip Erdoğan'ı da tutuklamak isteyecekler" dedim. Herkes zaten o zaman uyanmaya başladı. Sonra 2012 Haziran ayından itibaren Yeni Şafak’ta yazmaya başlayınca bu Fethullahçı çete ile kamuoyu önünde mücadeleye başladım. Benim ikinci yazım ‘Cemaat ayağına kurşun sıkıyor’ başlığını taşıyordu. Cemaati devletle bir kavgaya girmemesi ve devleti ele geçirmeye çalışmaması konusunda uyaran kendime göre bir yazı yazdım ve sonra bu yazılarım tam gaz devam etti.
Gülen Cemaati’nin AK Parti ile kavgaya girişeceğini ve devleti ele geçirmek isteyeceğini öngördün yani?
O dönemde böyle yazıları yazmaya kimse cesaret edemiyordu. Bir sürü bakan ve vekil bile beni uyarıyor, "Aman dikkat et seni de alırlar" diyorlardı. Bazıları cemaatin tüm pisliğini biliyordu ama “diplomasi yoluyla bu işi çözelim” diyordu. Ben ise “diplomasi olmaz bu çete son hücresine kadar devletten ayıklanmalı” diyordum. Tüm ama tüm köşe yazarı sözde ağabeylerim beni yanlış buluyordu. Ben bu işin böyle gitmeyeceğini söylüyorsum. Hele hele 7 Şubat olduktan sonra bunu da herkese söyledim. Mesela İHH’yı itibarsızlaştırmak için operasyon yaptıklarını defalarca yazdım. Benim 2013’ün Aralık ayına kadar yazılarıma bakın, cemaatin darbeciliğini anlatan çok sayıda yazı göreceksiniz. Bir de iyi niyetle yayınlanmayan yazılarım da var. Yani tamamen iyi niyetle gazete yönetiminin bana zarar gelmemesi için yayınlamadığı yazılar...
CEMAAT’İ SERSEMLETEN YAZILARIM…
Cemaatin darbe girişimi yapacağını ilk ben söyledim mi diyorsun?
Cemaat meselesinde tevazu gösteremem, ben bunu ilk öngören ve cemaat vesayetine karşı en çok ve en net mücadele eden gazeteciyim. Zaten dost düşman bunu herkes kabul ediyor artık. "Efendim biz öngördük" diye palavra atan çok kişi var. Kardeşim o zaman yüreklice yazsaydınız. Haa Ali Bayramoğlu entelektüel dünya içinde ilk bu işi öngören ve en erken söyleyen kişidir. Hatta o yüzden Ekrem Dumanlı denen firari, Bayramoğlu'nu tehdit etti. Fakat Ali abi entelektüel açıdan cemaate karşı çıkan yazılar yazdı. Ben ise aktivist olarak, isim isim yazarak bu çetecilerle mücadele ettim. Bu mücadele sürecinde psikoloji çok önemlidir. Bu çetenin psikolojisini dağıtan ve sersemleten bir çizgi izledim. Bu tür çetelere karşı asla korkmayacak ve geri adım atmayacaksınız. Hukuk içinde sonuna kadar mücadele edeceksiniz. Tabii bir de kamuoyunda yazdıklarım çıkınca bana ilgi ve alaka çok arttı. 
İki sene önce “medyalarına el konacak” demiştin...
Evet iki sene evvel söyledim bunu. Terör örgütünün medyası olmaz, devlete kumpasın medyası olmaz, diye yazılar yazdım. Hukuki temeline oturttum bunu. Zaman gazetesine de kayyum atanacak. Fethullahçı Terör Örgütü’nün medyası hukuken olamaz. Yazdıklarımın hepsi teker teker çıkıyor. Bu ortam oluşunca da benim adım ister istemez gündeme geldi. Bir de şu var tabii, bizdeki arkadaşların çoğunun çok cesur olmayışından da kaynaklandı benim ön plana çıkışım. Yoksa ben ekstra bir şey yapmadım fazla. Paralel çeteye karşı dik duran istisnalar var, onları ayırıyorum. Ama genel olarak korkaklık hakimdi. 7 Haziran'dan sonra Tayyip Erdoğan'ı arkadan hançerleyen bazı isimler, 17 Aralık'tan birkaç gün önce beni Ali Fuat Yılmazer'in iyi adam olduğuna inandırmak istiyordu. Sonra zaten nasıl kaypak olduklarını Cumhurbaşkanımız da gördü...
YILMAZ ÖZDİL’İ HİÇ YAZMIYORUM ÇÜNKÜ…
Cemaatle ilgili gelinen nokta nedir, şu anda tasfiye süreci başladı mı?
Şu an cemaat teknik olarak nakavt edildi. Bundan sonra baş aşağıya hızla nasıl gittiklerini göreceğiz. İşte medyalarına el konuldu. 17 tane üniversiteleri var. Hepsine de hukuken YÖK'ün el koyma hakkı var. 17 üniversiteye de el konulacak. Yekta Saraç şu güne kadar FETÖ ile mücadelede sınıfta kaldı. Bu 17 FETÖ üniversitesi hakkında hiçbir şey yapmıyor. Hatta bazı FETÖ üniversitelerine yeni bölüm izinleri vererek rant alanları kazandırdı. Bu 17 üniversite hakkında gerekeni yapmak zorundadır. Sadece üniversiteler değil FETÖ'nün bütün şirketlerine el konulacak.  Polislere, savcılara, hakimlere ve MİT mensuplarına hiçbir dış el müdahale etmeye ve birilerini korumaya kalkışmamalı. Soruşturmalara engel olmaya çalışanların hepsi hakkında polislerimiz ve istihbaratçılarımız arşiv kaydı da tutuyor. Soruşturması devam eden FETÖ'cüleri himaye etmeye çalışmak hukuka aykırı. 17 Aralık ya da diyelim 1 Ocak 2014'e kadar uyanamayıp yardım edenleri anladım. Ama bundan sonra 2014-15 yılları boyunca hâlâ Fethullahçı çeteye yardım edenlerin hepsi açıkça devlete ve millete karşı suç işlemiştir. Adı ve makamı ne olursa olsun bu tip FETÖ'cüleri AK Parti çevresinden birileri kurtaramaz. Cumhurbaşkanımız da bu yönde AK Parti camiasını ve çevresindeki işadamlarını sürekli uyarıyor. Benim en yakınım saydığım kişiler dahi FETÖ'cüleri himaye etmeye kalkarsa onları bile siler atarım diyor Cumhurbaşkanımız. Zaten o yüzden Recep Tayyip Erdoğan büyük bir lider ve devlet adamı. Sonuçta cemaat artık teknik olarak nakavttır. Bitmiştir yani bu iş. Bazı insanlar, mesela Ruşen Çakır, bana iki sene önce bu iş başladığı zaman “Cemaat kazanabilir” demişti. Ben “hiç şansları yok” diye cevap vermiştim. O yüzden dediklerim çıktığı için bir gündem oluyor ve bana gıcıklığın biraz sebebi de budur. 
AHMET HAKAN BÖYLE GİDERSE, DOKUNMAM
Cumhuriyet Gazetesi yöneticisi ve yazarı Doğan Satmış, bir yazısında sizin için ‘Türkiye’nin en etkili gazetecisi’ dedi ve hedef gösterdiklerinizin hepsinin işinden olduğunu iddia etti. Gazetecileri, yazarları hedef gösteriyor musun? Size yöneltilen suçlamalarla ilgili ne diyeceksiniz?
Ben şimdi eğer popülerlik derdinde olsam ya da başka bir şey derdinde olsam otururum her gün Ertuğrul Özkök, ya da Yılmaz Özdil, Emin Çölaşan, Bekir Coşkun gibi popüler tipleri yazarım. Yüz binlerce okunuyor Sözcü’nün yazarları. Ben bunları bir kere kaleme almadım. İstedikleri gibi yazsınlar. Özkök’ü bir iki kere milli güvenlikle ilgili meselede uyardım. Ben hayatımda doğru düzgün CHP yazmadım. MHP de yazmadım. Mesela Kadri Gürsel ya da Eyüp Can kimsenin okumadığı, kimsenin yüzüne bakmadığı adamlar. Niye bu adamları yazayım ben? Çünkü milli güvenliği ihlal ediyorlar. Çok açıkça suç işliyor. ABD ve İngiltere'de de Julian Assange tarzı bu adamları barındırmazlar. Ahmet Hakan'la da kişisel bir derdim yok benim. Tayyip Erdoğan'a hıncından FETÖ'nün suç ortağı oldu ve illegal çete işlerine dahi karıştı. Ahmet Hakan çok yozlaşmış ve Aydın Doğan'ın da söylediği gibi akçalı pis işlere karışmış bir adam. Ama ben işin o kısmında bile değilim. Bu ülkeye ihanet etmesin. Benim söylediğim o. Bak bu aralar düzeldi kuzu gibi oldu. Böyle giderse, ben dokunmam kendisine. Aferin aferin derim... 
Medya kariyerleri bitmeli böyle adamların diyorsun...
Batıda da öyle olur sen IŞİD’i, El Kaide’yi övdüğün zaman medya kariyerin biter. Bu sadece medyada değil iş akademi dünyasında da böyledir. Şimdi mesela Ankara patlaması için Cumhuriyet Gazetesi “Erdoğan yaptı” diyor. Suruç patlamasını “Erdoğan yaptı” diyor. “IŞiD'i Erdoğan kurdu” diyor, MİT tırlarının ifşa edilmesini savunuyor. Bunlar Batı ülkelerinde de ana akım medyalarda söylenemez. Ya da 12 Mart 2004’te Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan kozmik toplantı, 27 Mart 2014’te Youtube’a verilip, savunuluyor. Sen bunu savundun mu vatana ihanet suçu işlersin. Bunu ifşa ediyorum ben.
CAN DÜNDAR’I FENA KISTIRDILAR 
17-25 Aralık savcılarıyla röportaj yapan Can Dündar, şu anda Cumhuriyet’in başında. Kemalist, ulusalcı olarak bilinen Cumhuriyet’in şu an geldiği nokta ne?
Bir kere Fethullahçı polisler ve savcılar Can Dündar’ı özel hayatından yakaladılar, kıstırdılar, bu çok net bilinen bir gerçek. Detaylara girmek istemem. Ben bunu çok yazdım, inkar da edemedi. İkincisi Cumhuriyet Gazetesi’ni finanse edenlerden biri şu an cemaat. FETÖ yani. O Atatürkçü geçinenler var ya, onların maaşlarını FETÖ ödüyor. Can Dündar da PKK terör örgütü konusunda mesela  “şehit” demiyor “terörist” demiyor “saldırgan” diyor, PKK ağzıyla yayın yapıyor. Bir ara Ahmet Şık vardı Fethullahçıların içeri attığı adam. O da gerçi istifa etti ama istifa etmeden önce de Fethullahçı polislerin Suriye ile ilgili, DAEŞ ile ilgili verdiği bilgileri otomatik yayınlıyordu. Bu iş esir alınmayla alakalı bir şey. Cumhuriyet gazetesini esir almışlar, istedikleri gibi kullanıyorlar. Bunun bir kısmı özel hayatla, bir kısmı tapelerle ilgili, bir kısmı da maddi sebeplerden. Ve büyük Erdoğan nefreti tabii ki… Belki de en belirgini odur.
Erdoğan nefreti mi?
Ama sadece Erdoğan nefreti değil. Erdoğan nefreti olsa bile Atatürkçülerin gazetesi denilen Cumhuriyet gazetesi FETÖ’cülerin elinde oyuncak olmaz. Yani düşünün, bu ülkede Fethullahçı polisler, Atatürkçü komutanları tutukladı. Cumhuriyet Gazetesi dört beş yıl önce en sert FETÖ yayınları yapan yayın organı, şu an FETÖ’yü savunuyor. 17-25 Aralık savcılarını savunuyor, Zekeriya Öz’ü, Ekrem Dumanlı’yı savunuyor.
MEHMET BARANSU’DA ZEKA YOK
Ekrem Dumanlı dahil kahramanlık taslayanların pek çoğunun kaçtıkları söyleniyor, kaçmayan Mehmet Baransu ise hapiste? Bu biraz tuhaf bir durum değil mi?
Baransu aptal bir tetikçi. Analiz yeteneği ve zekası olmayan ve kullanılan bir tetikçiydi. Örgüt üyesidir, çok da masum değildir, onu da söyleyeyim. Çok pis işlere bulaştı Baransu. Kaçmadı tutuklandı o ayrı. Kaçmadı ama onu harcadılar. Kim harcadı Emre Uslu harcadı, Tuncay Opçin harcadı ve diğer Fethullahçı polisler harcadı. Mesela Ekrem Dumanlı… Taşhiye operasyonu yapıldığında “kaçıyor muyuz da gelip bizi canlı yayında gözaltına alıyorsunuz” diyordun. Bak kaçtın. 56 gündür ortada yoksun. Evinde yok, iş yerinde yoksun. Benim iki ihtimalim var; eğer Türkiye’de değilse ya Gürcistan’dan kaçtı ya da Bodrum, Marmaris üzerinden gemiyle kaçtı. Her yerde arıyor polis, iş yerinde, evinde, gidebileceği muhtemel yerlerde, hiçbir yerde bulamadılar.
Türkiye’deki birtakım aydınların son dönemde Erdoğan nefreti özelinde Fethullah Gülen örgütüne ve paralel yapıya bu kadar yakınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsun?
Bu eski moda aydınlar dünyayı da bilmiyor. İki sene önce Boston’da bir FBI ajanı, bir tişört giydi. Tişörtte Obama’nın resmi var, kafasına 7 tane kurşun isabet etmiş. O polis hakkında soruşturma açtı FBI ve meslekten attı. Ne yaptılar onu biliyor musunuz? Boston’da mezarlık bekçisi.
HİÇBİR ÖNGÖRÜSÜ ÇIKMAYAN GAZETECİLER DE BIRAKSIN
ABD'de ana akım medyada da kurallar çok nettir ama marjinal medya sonuna kadar özgürdür. Bence Türkiye'de de aynı olmalı. Ben marjinal medyada yazılanlara laf etmem. Ama CNN'de Obama’ya terörist diyeceksin yok ederler adamı. Ya da CBS'de “11 Eylül katliamını Bush yaptı” diyeceksin yok olursun. Ya da diyelim en cumhuriyetçi kanal FOX'da “Obama IŞİD’e destek veriyor” diyeceksin, adamın medya hayatını, akademisyenliğini bitirirler. Ha bu marjinal medyada söylenebilir. Türkiye’de de böyle uç, böyle marjinal yayınlar var ve ben onların ifade özgürlüğünden yanayım. Ama ana akımda, CNN’de FOX’te Obama’ya “sen katilsin” denir mi ya? Türkiye’de ise deniyor ve bu artık olmayacak ana akım medyada. Böyle manyakça laflar etmek isteyenler marjinal organlarda toplansın...
Aydın sorunu mu bu?
Aydın maydın değil bunlar, şahsi çıkarlarını, şahsi bekalarını her şeyin üstünde gören insanlar, bunları adamdan saymayacaksın. Babıali dediğimiz dönemden kalan tüm gazetecilerde aynı sorun var. Kürt meselesini çözüyor musun bunlara soracaksın, dış politikayı bunlara soracaksın, ekonomiyi bunlara soracaksın. Geçti o devir. Erdoğan da bunlara sormayınca, kendi bildiği yoldan gidince, NATO’nun de Washington’un da her dediğini yapmayınca, itiraz edince bunlar da başladılar küfretmeye. Tabii bir de millilik sorunu var. Bunlar bir de milli değil. Yani milli olan bir insan kendi cumhurbaşkanına kendi seçilmiş meşru hükümetine kalkıp da “Bunlar IŞİD’i destekliyor” der mi?“ Bunlar kan döküyor”, “bunlar masayı devirdi” der mi? İki yıl önce hükümeti milliyetçilik yapmakla itham ediyorlardı. Çözüm süreci başladı PKK’yı savunmakla itham ettiler. Şimdi aynı isimler PKK’yla da köprüleri attı diyor. Yani böyle çok garip, hiçbir dedikleri, hiçbir öngörüleri tutmuyor. Bize her seçim sonunda “kaybeden siyasi görevi bıraksın” denir. Üç yıldır hiçbir dediği çıkmayan aydınlar da görevi bıraksın. Hiçbir öngörüsü tutmayanlar da görevi bıraksın.
ERDOĞAN’IN ZARAR GÖRECEĞİNİ BİLSİN, YARIN IŞİD’İ DE DESTEKLER

1 Kasım’dan sonra bu aydınlar PKK ile yine görüşülsün, çözüm süreci yeniden başlasın demeye başladı. Mesela Hasan Cemal’in “Kürtler demokrasiyi de Türkler’i de sattı” diye bir yazı yazdığını hatırlıyorum. Şimdi aynı insanlar çözüm süreci yeniden başlasın diyorlar… 
İşte bu dediğin ilkesizlik, prensipleri yok. Bak, Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçimler sonrasında “Çözüm sürecinin devamı için destek veriyoruz, o zaman Erdoğan için aynı yerdeyiz” dediğini hatırlarsın. Demirtaş bunları söyleyince bazı yazarların “HDP ile yollarımız ayrıldı” diye twitler atığını, yazılar yazdığını gördük. Şimdi o aydınlar yine HDP’yi destekliyor. PKK dese ki “Biz silahı bıraktık” sonra da HDP “Çözüm sürecine kaldığımız yerden devam edelim” açıklaması yapsa, aynı isimler bu kez HDP düşmanı olurlar, bundan zerre kadar şüphen olmasın.
Kan dökülmesinin bunlara ne gibi faydası var?
Şöyle… Erdoğan’ı devirmek tek saplantıları olmuş. 17-25 Aralık olmamış, 6-7 Ekim provokasyonları olmamış, Amerika da bir şey yapmıyor. Ordunun bir şey yapacak hali yok… Nasıl devrilecek Erdoğan? Bir tek şey kalıyor; PKK. Türkiye yanarsa yansın. O yüzden bunlar Erdoğan’ı devirme aracı olarak PKK’ya destek veriyor. Erdoğan’a zarar verme ihtimali olsun yarın hepsi IŞİD’çi olur. Hiç şüphen olmasın. “Türkiye ile İran savaşırsa ben İran’dan yana olurum” deiyen CHP milletvekili var yahu... Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı! Bak, bunlar bak CHP’li vekil. Şimdi en Marksist gördüğün adam, solcu gördüğün adam bile yarın IŞİD’in Erdoğan’a zarar verme ihtimali belirsin, hepsi IŞİD’çi olur.
Bunu 7 Haziran sonrası geçen süreçte gördük aslında. Özellikle İngiliz ve Fransız basınında çıkan öngörüler ve Türkiye’nin kaosla yönetilmesini Türkiye’deki birtakım aydınların da desteklediğini gördük. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?
Bu şunla da alakalı... Bir buçuk ay önce Simon Tisdall, The Guardian’da bir şey yazdı. Türkiye niye iki-üç yıldır bunları yaşıyor diye sordu? Ve dedi ki “Washington ve NATO’nun oyunlarını oynamayıp kendi oyununu kuran, kendi planlarını devreye sokan bir Türkiye olduğu için bunlar başına geliyor.” Türkiye, Washington ve NATO’nun her dediğine, Suriye, Mısır falan gibi meselelere “evet” dese, bu aydın takımı da değişir. Yarın diyelim ki New York Times Türkiye’yi övmeye başladı, bu aydın takımı ne yapacak. Hepsi Amerikancı hepsi Erdoğan’ı övmeye başlar. 
KARAAİLOĞLU VE AKİF BEKİ’NİN GERÇEK YÜZÜ 
Daha çok medya düzenini ve FETÖ’yü konu alan yazılar kaleme alıyorsun. Ama geçmişte aynı masada olduğun bazı isimlerle de ters düştün.
Kim onlar...
Mustafa Karaalioğlu ve Akif Beki mesela?
Ben onlarla hiç aynı masaya oturmadım. Onları hep korkak buldum. Şimdi ise gerçek yüzlerini herkes gördü. Cumhurbaşkanımıza açıkça ihanet ettiler. 7 Haziran sonrası tökezlenerek yere kapaklandığını ve asla da ayağa kalkamayacağını düşündüler. Hemen Cumhurbaşkanımız ve özellikle de ailesine saldırıya geçtiler. Ya sen aynı uçakta bulundun. Üst akıl, faiz lobisi, bunlar Erdoğan’ın argümanlarıydı. Akif Beki de o dönem Erdoğan'a yalakalık yapıyordu. Aç bak, 7 Haziran’dan sonra en az dört beş tane yazı yazdı, üst akılla, faiz lobisiyle dalga geçiyor. “Erdoğan gitti gidiyor, gerçek lider Davutoğlu” dediler, oysa Karaalioğlu ve saz arkadaşları Başbakanımız’dan nefret eder. Hele Akif Beki tam olarak düşmandı Davutoğlu’na. 
26 Kasım 2014’te Ethem Sancak tasfiye yapıp bu ekibi gönderdi bizim gazetelerden. Sonra Levent Gültekin diye bunların bile hırsız dediği adam, Serhat Albayrak, Berat Albayrak ve Erdoğan’a ağır hakaret içeren bir yazı yazdı. Bu yazıyı Karaalioğlu’nun ekibinden İbrahim Kiras ve çoğu arkadaşı retweet yaptı, paylaştı. O yazıda Cumhurbaşkanı’na hakaret var, Ethem Sancak’a hakaret var, Berat ve Serhat Albayrak’a hakaret var. Daha sonra bu Karaalioğlu ve saz arkadaşları, beş kişiyi hedef seçtiler kendilerine Berat Albayrak, Serhat Albayrak, Murat Sancak ve Ethem Sancak. Ve her şeyden önemlisi bu medya operasyonuna izin verdiği için Tayyip Erdoğan. Şimdi bakıyorsun 7 Haziran’dan sonra bu yazıları yazdılar. 
KARAALİOĞLU’NUN KİRLİ 1 KASIM PLANI
1 Kasım’dan yine koalisyon çıkar ve Erdoğan da pasifize edilir diye plan yaptılar. Başbakanımız Davutoğlu'nu da bu sinsi planlarına alet etmek istiyorlar. Davutoğlu'nun danışmanları özellikle bu oyuna gelmemeli. Karaalioğlu ve saz arkadaşları 1 Kasım’daki yüzde 50'ye resmen üzüldüler. Çünkü koalisyon bekliyorlardı ki, Erdoğan pasifize edilsin. 
Bakın muhafazakar tabanda herkes, bu adamların sadece grupsal çıkarları yüzünden böyle davrandığını gördü. Zaten gerçekleri konuşmak gerekirse 13 yıl boyunca son derece başarısız oldular. Etkili bir medya üretemediler. Bir tane yıldız adam çıkaramadılar içlerinden. Bilakis birçok genç İslamcı yazarın da önünü kestiler. 13 yılda 200 milyon dolar harcanmış ve bunların yönettiği medya, harcanan 200 milyon dolara rağmen hep zarar etmiş gazeteler satmıyor, televizyonlar izlenmiyor. Bunun karşılığında hiç bu gerçekler söylenmeden tatlı bir ayrılık yaşanmış. Buna rağmen Karaalioğlu ve saz arkadaşları hemen saldırıya geçmiş. Sadece çıkar ve rant hesabıyla Erdoğan’a ve ailesine saldırıyorlar. Çiğ bir davranış bu. Karaalioğlu'nun bir numaralı adamı İbrahim Kiras, FETÖ'yü savunuyor artık twitlerinde. Erdoğan Demirören de Kiras'ı hemen kovdu. Doğru tavır budur çünkü FETÖ konusu en hassas konudur. Bu ekip, çoğunluğun gözünde itibarını yitirmiştir ve 2015-19 döneminde artık bu ekip yok hükmündedir. Ferit Şahenk'in de bu konularda hassas olması gerekir.
Babıali bir klan hareketidir denir… Cem Küçük böyle bir hareketin içinde mi?
Ben Babıali sisteminden nefret eden biriyim ve tek başına bir yazarım. Bu medyada 3 yıldır yazıyorum ve inandığım yolda tek başıma da kalsam giderim. Ben gördüğüm tuhaflıkları yazıyorum. Beni burada görüyorsun, burada otururum. Buradan çıkar eve giderim. Hiçbir gazeteci ile samimi değilim çünkü samimi olursam yarın o kişinin aleyhine yazamam. Yanlış görürsem herkesle ilgili gerçekleri yazabilmeliyim. Yakın arkadaş olunca yazılmıyor. O yüzden bir yazı adamının gazeteci ve siyasetçi yakın arkadaşı olmayacak...
CEM KÜÇÜK’ÜN PİŞMANLIĞI VAR MI?
Kalp kırdığını düşünüyor musun yazılarında?
Hayır. Ayrıca bir yazı adamı gerçekleri yazınca kırılıyorsa, o kalp kırılabilir de. Mühim olan gerçeklerdir...
Pişmanlık yok mu?
Hayır, keşke 17-25 Aralık’ta biraz daha sert olsaymışım. Bak Tuncer o günleri ben çok yoğun yaşadım. Topa çok sert girdiğim için… Ülke elden gidecek, darbe girişimi var, her gün tape yayınlanıyor. Karşı taraf adeta Türkiye'ye saldırıyor. Habertürk de 17 Aralık ile 30 Mart arası paralel örgütün yanındaydı. Hatta 31 Mart'ta bile Mahmut Akpınar denen en azılı FETÖ militanını Habertürk'e çıkardılar. Ben inanamadım. Fatih Saraç olayı hikayedir. Bir de Alo Fatih dediler. Tam yalan. Cemaat ne isterse yaptırdı Habertürk'e. Fatih Saraç da hep Ciner'in en yakınıydı, hâlâ da öyle. Resmen Ciner Medya paralel yapıya hizmet etti o dönem. 
Sence diğer muhafazakar isimler yeterince savaşmadı mı?
Elbette iyi mücadele edenler oldu ama bizim İslami camiada genel olarak bir korku var. Vardı hep böyle tırsmak ve korkmak. Oysa biz Müslümanların en önemli idollerinden biri  Halid Bin Velid'dir. Halid Bin Velid büyük bir mücadele adamıdır. Peygamber Efendimizin hep övdüğü bir kişiliktir. Asla yılmaz ve korkmaz. Bence tüm genç Müslüman kardeşlerim Halid Bin Velid'i emsal almalı.
HALİL BERKTAY’LA GÜLAY GÖKTÜRK BENİ AĞIR ELEŞTİRDİ AMA…
Hırçın bir karakter olarak görünüyorsun. Yayıncı, çevirmen, entelektüel yönün pek öne çıkmıyor..
Çok çetin bir mücadele dönemini atlattık, dolayısıyla aktivist tarafım ortaya çıktı. Sonrasında entelektüel yazılar da yazacağım. Ben doğru yerlere temas ettiğimi, o yüzden yazılarımın etkili olduğunu düşünüyorum, kişisel bakmıyorum. Ben kişisel baksam beni eleştireni yazarım. Bak Halil Berktay ve Gülay Göktürk beni ağır eleştirdi. İkisine de saygılıyım, ben ifade özgürlüğüne inanırım.
Ben bunu söylüyorum gereği yapılıyor… Böyle bir kibrin içine girdin mi ?
Hayır, yok, ben dünyanın en mütevazi adamıyımdır. Beni tanıyan herkes bilir, ne para ne pul, hiç böyle derdim yok. Bir de utanmadan Akif Beki ganimet sofrası diyor. Yahu sizin 13 yılda yediklerinizi bana anlattırmayın. Ben halkın içinden bir adamım. Yaşantım halktan bir insan gibi. Yarın bir gün işsiz de kalabilirim. Umurum olmaz..

14 Kasım 2015 Cumartesi

Prof. Riva Kastoryano'yla Fransa-Türkiye hattında söyleşi

Bilim insanı, entellektüel, akademisyen, araştırmacı, yazar, eğitmen, başarılarla dolu uluslararası bir kariyer : Prof. Dr. Riva Kastoryano. Çok yoğun bir dönemde beni kırmayıp Şalom gazetesi adına söyleşi yapmayı kabul ettiği ve tüm sorularımı içtenlikle yanıtladığı için kendisine çok teşekkür ediyorum. Siyasetten göçmenliğe, entellektüel parkurundan özel yaşamına, Fransa-Türkiye hattında bir çok başlıkta sohbet ettik.

Özgeçmişinizle başlayalım.
Istanbul doğumluyum. 42 yıldır Fransa’da yaşıyorum. Istanbul’da Işık Lisesi, Saint Peucherie, Saint Benoit derken abimi Fransa’ya okumaya gönderdiler. Ben de okumak istiyorum diye  peşine takıldım. O iki sene okudu, geri döndü, ben kaldım. Babam ‘HEC okuyacaksan gidersin’ dedi, bir sene okudum, nefret ettim. Ardından Sorbonne’da ekonomi okurken hep aklım sosyoloji ve antropolojideydi. Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociale’de yaptıgım doktoramdan sonra şanslıydım, ilk olarak 84-87 yılları arasında Harvard’da hocalık yaptım. Sonra Sciences Po- Paris Siyasal Bilimler Enstitüsünden gelen teklifle Paris’e geri döndüm.Işte geliş o geliş… Aslında Fransa yoktu hiç gönlümde. Amerika’ya da‘Türkiye’ye döner Boğaziçi’nde hoca olurum’ diye gitmiştim. Öğrenciyken her yıl transferimi düşünürdüm. Ilk sene Noel tatilinde eve döndüğümde‘Baba hiç düşündüğüm gibi değil, ben döneyim’ dedim, babam ‘sen gitmek için bizi çok uğraştırdın, netice almadan dönme’ demişti. Her geri dönüşü düşündüğümde babamın bu sözü beni devam etmeye yöneltti.

Sciences Po’daki bölümünüz CERI(Le Centre d'études et de recherches internationales)’den bahsedin biraz…
Her üniversite gibi Sciences Po’nun da araştırma merkezleri var. Burası bu merkezlerden biri. CERI’nin özelliği bölge çalışmaları- ülke ülke araştırma grupları mevcut. Benim ihtisas alanım devlet ve azınlık ilişkileri, göçmenlik, vatandaşlık, nasyonalizm, cemaatler ve kimlikler…Ayrıca Türkiye üzerine de bir çalışma grubum var.

Yayınlarınızdan ikisine değinmek istiyorum. Negotiating Identities: States and Immigrants in France and Germany(Princeton University Press, 2002), ve Les codes de la différence: race, origine, religion: France, Allemagne, Etats-Unis (Presses de Sciences Po, 2005). Özellikle yeni bir tür ulusalcılık olarak nitelendirdiğiniz ‘transnational nationalism’ kavramını açmanızı isteyeceğim.
Göçmenlerden yola çıkarak devlet-azınlık ilişkilerini inceledim hep, cemaatlerle ilgilendim. Devletler cemaat kurmaya nasıl yardımcı/sebep oldu ve ne tür ilişkiler yaratıldı? Avrupa’da yaptığım saha araştırmasında ister Türkiye, ister Kuzey Afrika, ister Pakistanlı olsun dayanışmanın temelinde Islam’ın en önemli unsur olduğunu tespit ettim. Avrupa Birliğinin 12 devlet olduğu dönemde göçmenler kendilerinden13ème état (13.devlet) olarak bahsediyorlardı. Bu konuyu derinleştirmek istedim. Benim tanımıma göre diasporalar devletler kurulmadan önce yayılmalar şeklinde başlamıştır. Örneğin Yahudi diasporası. Babilon’dan kovulmalarından itibaren dünyanın heryanına dağılmış bir topluluk oluşturmuşlar. Ermeni diasporası, Rum diasporası da aynı şekilde… Devletler henüz yok ama topluluklar var. Şimdiki göçmenler içinse diaspora demek doğru olur mu? Onlar mevcut devletlerden, uluslardan, topraklardan geliyorlar. Cezayir, Tunus, Fas, Pakistan, Hindistan, Türkiye gibi. Bu göçmen toplulukların geldikleri devletlerle ilişkileri nasıl gelişmiş, ne tür bir ulusalcılık ortaya çıkmış diye düşündüm. Diaspora nasyonalizminin hedefi- ki en başarılı olan Sionizm hareketi ile Yahudi diasporasıdır- tekrar o toprakları elde etmektir ama şimdiki göçmenler için böyle bir gelişme söz konusu degil. Ortaya çıkan geldikleri ülkelerin ulusalcılığının kendi topraklarının ötesine sıçraması. Türkiye milliyetçiliğinin Avrupa’ya yayılması gibi. Işte transnasyonal nasyonalizm– yani sınır ötesi milliyetçilik- böyle gelişti. Artık topraksız bir milliyetçilik ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Üzerinde çalıştığım son kitabım da bu ama bu sefer cihadcılardan yola çıktım. Uzun zaman Avrupa’da göç ve diasporalar üzerine çalıştığım için bu genç ve değişik milliyetçilik kavramıyla hayatlarını feda eden gençlerden yola çıktım. Madrid ve Londra’daki saldırıları inceledim. Tabii ki bu gençler Avrupa’daki Müslüman gençliğini oluşturmuyor.

Biraz daha bahsedelim bu yeni kitabınızdan…
Sınırlar ötesi milliyetçilikten bahsederken aktörler kim? Militanlar, aktivistler? Topraksız bir ulus düşünülebilir mi? Klasik milliyetçilik yaklaşımında toprak yoksa ulus yoktur! Islamcı canlı bombaların ulusu bu ‘ümmet’ dedikleri. Ümmet ise Yahudi diasporasının tersi! Nasıl bir devletin kurulmasından önce bir halk anlayışıyla yayılıp o halk bir toprak tanıyor ve onu elde etmek için savaşıyor ise ümmetin anlayışındaki yayılma heryerden olacak ve heryere ulaşacak. Bunu yapan, geliştiren, bunun için yola çıkan, savaşa giden adamlar kimler? Cihad için yola çıkan ya da öyle adlandırdıkları savaş anlayışı ne? Toprak için savaşmıyorlar. NewYork’a, Madrid’e, Londra’ya saldırdıklarında o toprakları elde etmek için gitmiyorlar. Devlet ilişkilerini nasıl altüst ediyorlar? Işte bunları araştırıyorum. Oldukça heyecan verici. Ilginç bir yanı daha var. Bu adamlar savaşa gidiyorlar, ama bir devlet, bir ulus adına gitmiyorlar, ümmet adına çıkıyorlar yola. Peki nereye gömülüyorlar? Paramparça olmuş vücutları nerede? Devletler cihadcıların topraksızlığına nasıl yanıt veriyor, nereye yerleştiriyor sorusuna gömülmeleriyle cevap aradım. Eylülde kitabı bitirmiş olacağım.

Göçmenlikten biraz daha bahsetmek gerekirse… Siz de sonuçta Fransa’ya göçmen geldiniz.
Tezim göçmenlik üzerineydi. Devlet politikalarının göçmen nüfus üzerindeki etkileriyle ilgiliydi. Ilk ABD’ye gittiğimde göç çalışmalarının başındaki Israilli bir profesör beni tanıtırken ‘göç üzerine çalışması şaşırtıcı değil. Ispanya’dan göç eden bir aile, Türkiye, Fransa…’ demişti. Ben ise kendimi hiç göçmen gibi görmüyorum. Göçmen demek göç etmiş, yerleşmiş, yeni kök salmış kimse demek. Ben bugün buradayım, yarın başka yerde olabilirim. Geçenlerde NewYork’da bir konferans ertesi akşam yemeğinde iş arkadaşlarımdan biri ‘sen kendin nereye gömüleceksin biliyor musun?’ dedi. ‘Nereye gömüleceğim hiç umurumda değil ama adımı annemle babamın yanında istiyorum’ dedim. Mutlaka istiyorum çünkü o ailedenim, köküm orası, ismimin o toprağa bağlanmasını istiyorum. Altı yıl önce babamı kaybettim. Istanbul’la bağım farklılaştı çünkü artık babam bir yere gidemez. Ben ona giderim.

Göçmenlik/vatandaşlıkla ilintili, çok basite indirgeyerek sorayım, örneğin Fransa’da Kuzey Afrikalılar, milli maçlarda ve çeşitli toplumsal gösterilerde niye halen Cezayir, Fas bayrakları açıyorlar?
Işte tam transnasyonalizm bu, yani sınır ötesi milliyetçilik. Göçün ilk yıllarında akültürasyon, asimilasyon konuları vardı. Sonra vatandaşlık taşındı gündeme. Vatandaşlık alınınca o ülkeli olunuyor mu? Hatırlıyorum ilk araştırmalarımız sırasında göçmenler vatandaşlık almayı din değiştirme gibi görüyorlardı. ‘Niye biz Fransız olacak mışız? Fransız olmak Katolik olmak demek. Biz Müslümanız’ diyorlardı. Kimlikler böyle algılanıyordu. Şimdi öyle bir şey yok,  Fransız da olsa Müslüman. Bir kaç kuşak sonra vatandaşlık yerine din kimliğinin daha önplana geçeceğine inanıyorum. Aslında Yahudiler gibi. Türkiye’den gelen göçmenlerle yaptığım ilk araştırmada çok şaşırmıştım. Dinin önemini Türkiye’de yaşadığım yıllarda bu kadar hissetmemiştim. Tabii ben daha laik bir çevreden geliyorum. Araştırmamda göçmen aileler için Islamın önemini Yahudi kimliğine benzetmiştim: Aileyi birlikte tutan, cemaatleri yaşatan bir Yahudi kimliği var ki herşey onun etrafında dönüyor. Evlilik, çeyiz, cemaat… diğer tüm kimlikler geri planda kalıyor. Tabii 80’lerde böyleydi, artık değişiyor.

Bir yandan globalleşme, sınırların kalkması, diğer yandan aşırı sağ partilerin-Ulusal Cephe gibi- yükselişi, Avrupa karşıtlığı, Islam karşıtlığı… Avrupa Birliği Parlamentosu seçim sonuçlarıyla ilişkilendirerek AB’nin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fransız çok Fransız, sistem çok Fransız. Ama Alman da çok Alman, Yine de Avrupa için umutluyum. Avrupa çok önemli, yok olmamalı. Demokratik derslerimiz Avrupa’dan geliyor, o normlardan uzaklaşmamakta fayda var. Aslında Avrupa Birliği hiç bir zaman ulusları, devletleri ortadan kaldırmadı. Son seçimlerde aşırı sağın oy artışı hükümete bir tokat, bir küfür, bir tekme olarak değerlendirilebilir. Ama tabii yalnız Fransa değil. Son yıllardaki ekonomik kriz, işsizlik… Kendi uzmanlık alanımdan baktığım zaman, sınır ötesi milliyetçilik ancak devletlerin – milliyetçiliğin değil – güçlenmesi ile önlenebilir. Demokratik temellerin ana çerçevesi devlet diye düşünüyorum. Avrupa bu devlet sistemini birleştiren normları kontrol ederek devletlerin bile aşırıya gitmesini önleyebilecek bir yapıysa kalmalı bence ama Avrupa henüz globalleşmeyi beceremedi!

Fransa’daki hantal yapı…?
Zaten Fransa biraz köy! Hindistan, Çin, Brezilya çok daha global. Globalleşmeyen Avrupa bu nedenle ulusallaşıyor, milliyetçilik ve popülizm artıyor. Türkiye ise ikisi arasında. Avrupalılaşma, globalleşme, bölgeselleşme, ulusal kalma, bütün bu çabaların içinde. Türkiye’nin analizi aslında Avrupa’nın analizinden çok daha zengin. Coğrafi açıdan büyük bir önemi var. Global olarak bakılınca Türkiye çok daha dinamik ve ilginç.

Eski başbakanlardan Michel Rocard ‘Oui à la Turquie’ (Türkiye’ye Evet) kitabında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 100. yılının yani 2023’ün Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi için uygun bir tarih olacağını belirtiyordu. Türkiye Avrupa Birliğine girecek mi?
Son dönemde AB karşıtı görüşler çok pompalanıyorsa da Türkiye biliyor ki AB’ne karşı olmakta hiç bir menfaati yok, Avrupasız yapamaz. Eğer bölgede, sözünün geçmesini istiyorsa Avrupa normlarından uzaklaşmamalı. Ama tabii kamuoyu var, bir milletin gururu var, dışlanmışlık var. Ekonomik, politik, kurumsal açıdan Türkiye Avrupa’ya sırtını dönemez, Avrupa da Türkiye’yi daha fazla dışlayamaz. Her iki taraf da biliyor aslında. Aralarındaki ilişki başka bir şekil alacak belki. Bugün tam üyeliği kim ister? Bir yanda Avrupa batıyor, diğer yanda Türkiye’nin sınırı savaş! Bir zamanlar ‘Avrupa’nın çok kültürlülüğü için Müslüman bir ülkenin girmesi lazım’ denirken artık çok değişik boyutlar söz konusu: coğrafya ve bölge entegrasyonu bugün daha önemli. Avrupa’nın normatif, transformatif ve tabii ki ekonomik rolü unutulmamalı.

2009’da kurduğunuz ‘La Turquie contemporaine’ araştırma grubundan bahsedelim biraz da…  
CERI’de Semih Vaner Türkiye uzmanıydı. Rahmetli olunca Sciences Po Türkiye’siz kaldı. Türkiye’nin bu kurumda yer almaması çok yazık olurdu. Başka üniversitelerle birlikte konferanslar, seminerler düzenliyor, misafir konuşmacılar çağırıyoruz. Amacımız günümüz Türkiye’siyle ilgili akademik araştırmaları geliştirip derinleştirmek. 

Ortak projelerde Türk meslekdaşlarınızla görüş farklılıklarınız oluyor mu?
Yok, öyle bir şey hissetmiyorum. Ben subjektiviteye prim vermiyorum, ideolojik de yaklaşmıyorum. Ben uzaktan bakıyorum, bazıları entellektüel kavganın daha içindeler, ben değilim. Ayrıca Türkiye benim temel konum değil.

Türkiye’deki Gezi olaylarıyla Fransa’nın ‘68 öğrenci olayları karşılaştırmalı iki ülkedeki  protesto kültürünü değerlendirmenizi rica etsem…
68’i bizzat yaşamadım, henüz uslu bir ortaokul öğrencisiydim! Ama Fransız protesto kültürü farklı, kurumlaşmış bir kültür. Gezi’de yaşanan ise yeni, yenilikçi, yaratıcı, banalitenin çok ötesindeydi. Fransa açısından, bir protesto ülkesi olarak bu kadar çabuk sönmesi biraz hayal kırıklığı yaşattı diye düşünüyorum. Benim ise ‘niye sustunuz’ demek geliyor içimden ama diğer yandan tabii büyük bir baskı vardı. Baskı Türkiye’nin geçmişinde de var ama sokaklara dökülen gençler baskı ve darbe yaşamamış gençler… Fransa’ya geldiğim yıllarda ünlü bir komedyen vardı, Thierry Le Luron. Politikacıların taklidini yapardı. Ilk izlediğimde çok şaşırmıştım, Türkiye’de kimse bir politikacının taklidini böyle yapmaya cesaret edemez. Düşünün Gezi gençleri bu baskı dönemlerini yaşayan anne-babaların çocukları…

Türkiye-Israil ilişkileri konusunda ne dersiniz?
Bana sahte gibi geliyor. Her iki ülkenin de birbiriyle menfaati var. Bu işin sahnesi var, bir de kulisleri var. Tabii kamuoyu var. Israil düşmanlığıyla antisemitizm mutlaka birbirini buluyor, bu dünyanın her yerinde böyle.

Ya Türkiye’deki Yahudiler?
Unutmayın ki gittikçe küçülen bir cemaat Türkiye’deki Yahudiler. Hep söylüyorum, ‘Türk Yahudilerinin istikbali tarihidir’. Bunun üzerine çalışmalıyız çünkü geleceğe bırakabileceğimiz tek şey tarihimiz.

Bir çok şapkanız var, hangisi sizi en çok tatmin ediyor?
Bir tek şey diyebilirim, dünyaya bir daha gelsem yine aynı şeyleri yapmak isterim.

Ne mutlu size! Peki Riva Kastoryano’nun bilinmeyen bir yönü desem?
Ben çok açık bir insanım, beni tanıyanlar şeffaflık görür. Aileme çok düşkünüm. Biraz tezat gibi görünür, uzun yıllardır yurtdışında olup aileme bu kadar düşkün olmam…Şimdi odak noktam annem, ve babamın anısına çok düşkünüm. Özellikle vefatından sonra geleneklerimize daha çok önem veriyorum, Pesah’ta hamursuz yemeye, Kipur’da oruç tutmaya başladım mesala sadece onun anısına.

Köklerinize bir yolculuk yapsak büyüklerinizin size aktardığı değerler neler? Büyüklerimin bana miras bıraktığı şey anılar ve gelenekler. Onlar yaşarken anılara ihtiyacım yoktu, şimdi daha çok var. Anneannemi çok severdim. Geçen akşam bir galaya davetliydim, evden çıkarken bir mendil aldım yanıma. Anneannem bana hep ‘bir genç kız mendilsiz dışarı çıkmamalı’ derdi! Üzüldüğüm şey sormak istediklerim vardı, soramadım. Uzun yaşadı aslında ama olmadı işte. Ailesi Bulgardı. Babam annemin ailesine ‘onlar göçmen’ derdi! Kastoryano dedem ise tam Istanbulluydu, Kuzguncuklu. Babam geleneklere çok saygılıydı, annem ise daha etnik bir Yahudi.

Nasıl yolları kesişmiş anne babanızın?
Annemin bir kitabı var. ‘Quand l'innocence avait un sens: Chronique d'une famille juive d'Istanbul d'entre les deux guerres’ Çok güzel bir kitap. Kitabın sonunda babamla  karşılaşmalarını anlatır: Adada annemin dayısı babamın babasının evinde kiracı olduğu bir yaz annem babama aşık olmuş. Annem 16 yaşında, babam 29.

Mutfağa ilginiz var mı? Yemek pişirir misiniz?
Evet. Mesela geçen gün çok güzel bir şey uydurdum, bademli somon yaptım. Önce bademleri kavurdum, sonra somonu fırında folyoda pişirdim, nefis oldu. Tajin yapmayı öğrendim. Ama öyle borekas gibi uzun işlere girişmem pek. Annem çok güzel yemek yapardı. Şimdi annemin yanında Ermenistanlı bir hanım var, çok lezzetli zeytinyağlılar yapıyor, ondan zaman zaman mutfak sırları öğreniyorum!

Gazetedeki köşemin adı Paris Esintisi. Paris-Istanbul arasında bir köprü kurmaya çalışıyorum yazılarımla…Istanbul ve Paris dediğimde sizde ilk ne çağrıştırır? Istanbul’da en çok bağlı olduğum yer Büyükada. Küçükten beri severdim ama şimdi daha çok seviyorum. Yazın iki ay oradayım çoğunlukla. Paris’te ise her yere bisikletle giderim. En sevdiğim sey bisikletle Paris’in köprülerinden geçmek. Ve Paris’te beni en çok etkileyen şey gökyüzü. Ben bu kadar değişken, hareketli, canlı bir gökyüzü dünyanın başka hiç bir yerinde görmedim. Köprülerden geçerken bisikletin üstünde gökyüzüne bakmaya doyamam