oda tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oda tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2015 Pazar

Doğan Görsev

Ali Koç, “Küreselleşmenin insan tarafı yok; eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir” dedi. Ali Koç; -aileden çok zengin olmasına rağmen yaşamını sol kuramı geliştirmeye adayan- “Türk Engels” olur mu bilmem. Geçen hafta medya Ali Koç’un sözlerini tartışırken, İstanbul Levent Camii’nden sessiz bir cenaze kalktı. O kişi; Marksist dünya görüşünü ülkesine yaymaya adayan yayıncı; müzik, dilbilim, edebiyat, felsefe ve çeviri alanlarında muazzam bir birikime sahip; sevecen, inatçı, disiplinli, çalışkan ve büyük tevazu sahibi bir komünist idi; Doğan Görsev…
G. Doğan Görsev Harp Okulu öğrencisi (1950)
Sa­hi…
Ko­mü­nist de­yin­ce ak­lı­nı­za ne ge­li­yor?
Tek bir söz­cük ge­lir hep ak­lı­ma;
fe­da­kar­lık!
Baş­ka­la­rı için ken­din­den vaz­geç­miş ko­ca bir ne­sil…
Dün­ya­yı ışık­la­rıy­la ay­dın­lat­mak is­te­yen idea­list bir ku­şak…
Ta­rih: 20 Ey­lül 2005.
İs­tan­bul Gay­ret­te­pe­’de­ki Emek­li Su­bay Ev­le­ri 62. Blo­k’­ta­ki da­ire­de te­laş­lı bir ça­lış­ma var­dı. İri ma­ka­ra­lı bant­lar, plak­lar, CD’­ler vb. özen­le ko­li­le­re yer­leş­ti­ri­li­yor­du.
Bant­lar­da ne­ler yok­tu ki; ör­ne­ğin Na­zım Hik­me­t’­in ya da Ha­san Hü­se­yin Kork­mazgi­l’­in oku­duk­la­rı şi­ir­le­ri­nin ka­yıt­la­rı…
Ros­si­ni­’nin, “Fa­tih Sul­tan Meh­met Ope­ra­sı” ya da Kra­us’­un “Muh­te­şem Sü­ley­man Ope­ra­sı” gi­bi ya­pıt­lar var­dı…
Fes­ti­val­le­rin, kon­ser­le­rin, re­si­tal­le­rin ka­yıt­la­rı var­dı ve ar­şiv­de­ki ya­pıt­lar­dan 50’si “dün­ya­da ilk ses kay­dı” özel­li­ği ta­şı­yor­du.
Otan­tik çal­gı­lar­la bes­te­len­di­ril­miş; İlk Çağ Yu­nan ve Bi­zans mü­zi­ği, Or­ta Çağ mü­zi­ği gi­bi ne­ler yok­tu ki…
11 bin plak ve CD var­dı.
Ar­şiv; Ba­tı Av­ru­pa ve İs­kan­di­nav­ya ül­ke­le­ri­nin ya­nı sı­ra Or­ta ve Do­ğu Av­ru­pa­’da, Bal­kan­la­r’­da, Kaf­kas­ya­’da, Hin­dis­ta­n’­da, Ja­pon­ya­’da, AB­D’­de ve La­tin Ame­ri­ka ül­ke­le­rin­de ya­şa­mış ve dün­ya mü­zik ta­ri­hin­de ken­di­le­ri­ne yer edin­miş 1100 bes­te­ci­nin ya­pıt­la­rın­dan oluş­mak­tay­dı.
Te­le­mann 344, Vi­val­di 296, Bach 231, Mo­zart 197, Be­et­ho­ven 178, Haydn 159, Cho­pin 146,De­bussy 123, Han­del 109, Schu­bert 98, Men­dels­sohn 91, Schu­mann 83, Sa­int-Sa­ens 72,Brahms 71 gi­bi 6 bin 600 ya­pıt ar­şiv­dey­di…
Mad­di de­ğe­ri çok bü­yük bu kla­sik mü­zik ar­şi­vi Es­ki­şe­hi­r’­e gi­di­yor­du.
Es­ki­şe­hir Ana­do­lu Üni­ver­si­te­si­’ne ba­ğış­lan­mış­tı.
Ba­ğış­çı…
1950 yı­lın­dan be­ri Tür­ki­ye Ko­mü­nist Par­ti­si üye­si Do­ğan Gör­sev idi.
Sa­hi…
Ko­mü­nist de­yin­ce ak­lı­nı­za ne ge­li­yor?
BİR GENÇ Pİ­LOT

Bal­kan Sa­va­şı mu­ha­ci­ri Ru­me­li kö­ken­li bir ai­le…
De­de­si; şe­hit bir Ko­la­ğa­sı (Kı­dem­li Yüz­ba­şı)…
Ba­ba­sı; Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in as­ke­ri bir Al­bay…
An­ne­si; Cum­hu­ri­ye­t’­in ilk ku­şak öğ­ret­men­le­rin­den…
Gün Do­ğan Gör­sev 1931 yı­lın­da Di­yar­ba­kı­r’­da dün­ya­ya gel­di; Is­par­ta nü­fu­su­na kay­de­dil­di.
İki kar­de­şi da­ha ol­du; Ör­sev ve Yut­kan.
İl­ko­ku­lu Ana­do­lu­’nun çe­şit­li yer­le­rin­de oku­du.
Ba­ba mes­le­ği ve dö­ne­min II. Dün­ya Sa­va­şı ko­şul­la­rı ne­de­niy­le as­ke­ri oku­la ka­yıt yap­tı­rıl­dı. Pi­lot ola­cak­tı. Çün­kü, İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı yıl­la­rın­da ha­va gü­cü sa­vaş­lar­da en et­ki­li un­sur ha­li­ne gel­miş­ti. Tür­ki­ye­’de 1944 yı­lın­da ba­ğım­sız bir kuv­vet ola­rak Ha­va Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı ku­rul­muş­tu.
Ça­lış­kan­dı. Kı­sa za­man­da öğ­ret­men­le­ri­nin tak­di­ri­ni top­la­dı.
Ki­tap­la­ra çok düş­kün­dü.
As­ke­ri oku­lun kü­tüp­ha­ne gö­rev­li­si ya­pıl­dı.
Mil­li Eği­tim Ba­ka­nı Ha­san Ali Yü­ce­l’­in bü­yük ça­ba­sıy­la Türk­çe­’ye çev­ri­len dün­ya ede­bi­yat kla­sik­le­ri sa­ye­sin­de hü­ma­nist -ay­dın­lan­ma­cı Ba­tı dü­şün­ce­siy­le ta­nış­tı.
II. Dün­ya Sa­va­şı­’nın bi­ti­miy­le, Ara­gon, Elu­ard gi­bi şa­ir­le­rin, Pi­cas­so gi­bi res­sam­la­rın, Char­li­e Chap­lin gi­bi si­ne­ma­cı­la­rın vb. ka­tı­lım­la­rıy­la re­vaç bu­lan ba­rış ha­re­ke­ti­ne il­gi duy­du.
Ge­liş­me­le­ri ya­kın­dan ta­kip et­mek için Fran­sız­ca­’sı­nı ge­liş­tir­di.
Oku­duk­ça ka­fa­sın­da so­ru­lar oluş­tu:
Cum­hu­ri­yet dev­rim­le­ri­ni iler­let­mek için ne yap­mak ge­re­ki­yor­du?
Ha­san Ali Yü­ce­l’­in yap­tır­dı­ğı çe­vi­ri­ler dün­ya gö­rü­şü­nü de­ğiş­tir­miş­ti. Dü­şün­dü; “Ben de bu dü­şün­sel ça­ba­la­ra kat­kı sağ­la­ma­lı­yım.”
Türk ay­dın­lan­ma­sı­na yap­tı­ğı ter­cü­me­ler­le kat­kı ya­pa­cak­tı.
Yıl, 1953 idi…
As­ker­lik­ten ay­rıl­dı.
Fran­sız­ca bil­gi­si­ni ge­liş­tir­mek üze­re İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Fran­sız Fi­lo­lo­ji­si bö­lü­mü­ne gir­di.
Hem ça­lı­şıp hem oku­ya­cak­tı…
Ban­ka­da ça­lış­tı.
An­ka­ra­’da­ki UNES­CO Mil­lî Ko­mi­te­si­’n­de gö­rev yap­tı.
Mil­li­yet Ya­yın­la­rı­’nın ba­sı­ma ha­zır­la­dı­ğı “An­sik­lo­pe­dik Söz­lük­”ün ya­zı ku­ru­lun­da yer al­dı.
Ba­sın-Ya­yın İlan Ku­ru­mu­’n­da ça­lış­tı.
İs­tan­bul Be­le­di­ye­si Ba­sın-Ya­yın Mü­dür­lü­ğü yap­tı.
Ay­rı­ca…
Pen­ce­re Ya­yın­la­rı’­nı kur­du…
Ko­nuk Ya­yın­la­rı­’nı kur­du…
On­lar­ca çe­vi­ri yap­tı; baş­ta Mark­sist kla­sik­ler.
En ti­tiz Mark­sizm çe­vir­me­niy­di. Tek bir kav­ram üze­ri­ne ay­lar­ca araş­tı­rır, en doğ­ru­su­nu bul­ma­ya ça­lış­tır­dı. Mü­kem­me­li­yet­çi idi…
Ve ko­lek­ti­viz­me ina­nı­yor­du…
23 YIL­LIK SÜR­GÜN
Do­ğan Gör­sev ko­mü­nist­ti…
As­ke­ri okul­dan be­ri oku­duk­la­rı, ya­şa­dık­la­rı, gör­dük­le­ri onun Tür­ki­ye Ko­mü­nist Par­ti­si(TKP) ile ta­nış­ma­sı­na ne­den ol­du.
Hem de en zor­lu yıl­lar­da…
TKP’­ye yö­ne­lik 26 Ekim 1951’de baş­la­yan “bü­yük tev­ki­fat” gün­le­rin­de An­ka­ra­’da par­ti­ye kay­dol­du.
Dr. Şe­fik Hüs­nü, Re­şat Fu­at Ba­ra­ner, Mih­ri Bel­li, Ze­ki Baş­tı­mar, Arif Da­mar, Sel­çuk Uraz, Ru­hi Su, Şük­ran Kur­da­kul, Be­hi­ce Bo­ran, Mü­bec­cel Kı­ray, Ve­dat Tür­ka­li, En­ver Gök­çe gi­bi 184 sa­nık­lı da­va­dan şans ese­ri kur­tul­du.
Fa­kat…
Çe­vi­ri­le­ri ve ya­yın­la­dı­ğı ki­tap­lar ne­de­niy­le sü­rek­li ha­kim kar­şı­sı­na çı­ka­rıl­dı.
Ör­ne­ğin… 1965 yı­lın­da; ün­lü ta­rih­çi Hen­ri Le­beb­vre­’nin “Sos­ya­list Dün­ya Gö­rü­şü” çe­vi­ri­si bun­lar­dan bi­riy­di.
Ör­ne­ğin… 1975 yı­lın­da; “F­ran­sız So­lu­nun Or­tak Hü­kü­met Prog­ra­mı” çe­vi­ri­si bun­lar­dan bi­riy­di.
Tür­ki­ye­’de dü­şün­ce fa­ali­ye­tin­de bu­lun­mak suç­tu!
Ni­ce ha­pis­ha­ne­ler ta­nı­dı; Se­li­mi­ye, Sul­ta­nah­met, Ka­ba­hoz, Met­ris, Sağ­ma­cı­lar!
Üç yıl ce­za­evin­de yat­tı.
23 yıl sür­gün ha­ya­tı ya­şa­dı.
Tür­ki­ye Ba­rış Der­ne­ği­’nin Onur Ku­ru­lu üye­si idi. 12 Ey­lül 1980 as­ke­ri dar­be­si so­nu­cu “Ba­rış is­te­mek ko­mü­nist fa­ali­yet” sa­yıl­dı­ğı id­di­asıy­la ce­za­evi­ne atıl­dı.
Dü­şün­ce suç­lusuy­du ve idam is­te­miy­le yar­gı­lan­dı.
Yıl, 1984…
Av­ru­pa Par­la­men­to­su­’nun 130 üye­si­nin im­za­la­rıy­la No­bel Ba­rış Ödü­lü­’ne aday gös­te­ril­di.
Ödül so­nu­cu­nu ko­ğuş­ta al­dı­lar; Gü­ney Af­ri­ka­lı din ada­mı Des­mond Tu­tu al­mış­tı ödü­lü.
An­cak…
Ödül­ler, on­ca iş­ken­ce­ler, ezi­yet­ler…
Öle­ne ka­dar… Ne par­ti­li ol­mak­tan vaz­ge­çir­di, ne de göz­le­riy­le gül­mek­ten onu…
İn­sa­ni ka­li­te­si­ne hay­ran ka­lı­nan bir ay­dın­dı.
Sa­hi…
Ko­mü­nist de­yin­ce ak­lı­nı­za ne ge­li­yor?..
“POLİS, OĞLUM KEREM’İN PİYANOSUNA GİTTİ…”
İki oğlu; (Soldaki) Fotoğraf Sanatçısı Ahmet Görsev ve (sağdaki) Caz Sanatçısı Kerem Görsev.
“1981 yılı Ekim’inin son gecesiydi… Ben masada daktilomun başındaydım. Marx’ın ‘These sur Feuerback’ (Feuerback Üzerine Tezler) metni üzerinde çeviri yapıyordum.
Vakit gece yarısını geçmiş, -12 Eylül (1980) darbesinden beri uygulanagelen- sokağa çıkma yasağı yüzünden ortalık derin bir sessizliğe gömülmüştü.
Saat 02.00’ye doğru kulağıma motor sesleri geldi. İki arabanın bizim sokağa sapıp bizim apartmanın karşısında durduğunu, içlerinden kara giysili kişilerin inmekte olduğunu gördüm.
Eşimi uyandırdım: ‘Kalk iki gözüm, ziyaretçiler geldi.’
Çok geçmeden daire kapımızın zili çalındı….
İçeri girdiler. Polislerden biri daktilom üzerinde çalıştığım kağıdı çıkardı. Bir göz attıktan sonra yüzünü buluşturup kağıdı masaya bıraktı. Başka bir genç polis, salonun bir ucunda duran, küçük oğlum Kerem’in piyanosuna gitti. Besbelli, içinde bir şeyler saklı olup olmadığını bilmek istiyordu. Orasını burasını kurcalarken araya girmek zorunda kaldım:‘Dur oğlum piyanonun kapağını kıracaksın!’ Acemiliğinden mahcup, elini geri çekti…
50 yaşındaydım…”
Doğan Görsev, bu yaşadıklarını kaleme aldığı “12 Eylül Anıları” kitabında gözaltında gördüğü işkenceleri hiç anlatmadı.
O insancıl iyimserliği yapılanları kabul edemedi:
“(Gözaltında) Söyleyeceklerim bundan ibaret dedim, hikayeyi bitirdim. Ve sorguda film karardı, kıyamet koptu… 36 ayı aşkın bir tutukluluktan sonra tahliye olduğumda dostlar, anıları dile getirmemi istemişler, ama ben bunu göze alamamıştım; uzun yıllar da göze alamadım. Çünkü zihnimde arta kalmış yara izleri hâlâ acıtıcıydı, sarsıcıydı. Zaman zaman gecelerime çöken kâbuslar, hatta kimi zaman uykumdan beni de uyandıran bağırtılar, haykırışlar gitgide seyrekleşse de, hep sürdü gitti…”
Barış Derneği davasından tutuklu isimler Türkiye’nin nitelikli aydınlarıydı:
Mahmut Dikerdem, Orhan Apaydın, Reha İsvan, Gencay Şaylan, Erdal Atapek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Orhan Taylan, Kemal Anadol, Niyazi Dalyancı, Mustafa Gazalcı…

Tarih: 8 Kasım 1984. Cezaevinden çıkan Doğan Görsev ile eşi Nesrin Görsev’in mapushane kapısı önünde sarılışları; özlemi, sevdayı, dostluğu ve nihayetinde insanın kazanmasını anlatıyor…
Mustafa Gazalcı “Barış Zinciri” adlı kitabında hapisteki arkadaşlarıyla mektup yazışmalarını yayınladı. Tiyatro sanatçısı Ali Taygun’un hapisten gönderdiği 28 Ocak 1984 tarihli mektubu, Doğan Görsev’in yaşadığı eziyetlerden bahsediyor:
“Doğan Beyler duruşmaya gitmek üzerelerken sabah saat 7.00’de dışarı alıyorlar;tamamıyla soyuyorlar, (tutukluların giymeyi protesto ettikleri tek tip cezaevi giysisi- sy) mavileri giydiriyorlar; ellerini arkadan zincirliyorlar, avluya çıkarıyorlar. Oranın soğuğunu tahmin edersin. Biz paltolu olarak kapalı yerde battaniyelere sarılıp donmuştuk tutuklandığımız ilk gece! Saat ona kadar bekletiyorlar. Zincirlerin acısı bir yandan, soğukta tir tir titreme bir yandan…
Geçenlerde bir ‘operasyon’ sırasında da dövmüşler… Doğan Bey’in biz oradayken dahi durumu kötüydü. Biliyorsun 53 yaşında. Bu şartlar altında çok dayanacağını sanmıyorum…”
Doğan Görsev dayandı…
O süreci şöyle yazdı:
“Doğrusu, peş peşe ortaya çıkan bu nedenlerle hapishaneden sağ salim çıkamayacağım yolunda içime derin bir kaygı çöreklendi… O duyguyu yine de aşarak, bendeki birikime yakışır bir şeyler yapmalıydım.
Düşündüm taşındım: Önce eşimle görüşmeliydim; sonra mahkemelerde, arkamda iz bırakacak, -bir fikre körü körüne saplanmış bir meczup değil, çağdaş bir aydın olduğumu ortaya koyacak- geniş kapsamlı birer savunma hazırlamalıydım. Tutukevindeki koşullar ve özellikle gece nöbetleri sürdüğü ölçüde, Türkçe’ye kazandırmayı öteden beri çok istediğim ama buna daha önce fırsat bulamadığım bir yapıtın çevirisine girişmeliydim…”
Doğan Görsev…
O zor şartlar da bile çevirileriyle Türkiye aydınlanmasına katkı yapmayı sürdürdü.
1984 yılında hapisten çıkınca gönüllü sürgünlüğü seçti.
Almanya’da göçmen örgütlerinde kültür danışmanlığı yaptı.
BM tarafından “Dünya Barış Yılı” ilan edilen 1986’da Kopenhag’da toplanan Dünya Barış Kongresi’nde etkin olarak görev aldı.
Essen Üniversitesi’nde Türkçe okutman olarak çalıştı.
Ve kuşkusuz çeviri yapmayı hiç bırakmadı.
Örneğin…
Marks ve Engels’in kaleme aldığı “Komünist Manifesto” Türkçeye -Marksizm açısından en yüzeyseli, derinliksizi- İngilizceden aktarılmıştı ve bu saçmaydı.
Orijinal derinliğini kucaklayacak Almancadan çevrilmeliydi. Öyle ki “manifesto” değil “manifest” denmeliydi!..
Öyle de yaptı…
84 yaşındaydı.
Artık sigarayı bırakmıştı
Ama masasında konyak eksik olmazdı.
Ve kahvesi ile özellikle zencefilli kek.
“Marksçı-Leninci Felsefe Sözlüğü” üzerinde çalışıyordu.
18 Kasım’da yaşama gözlerini kapadı…
“Bir gün eşlik için tek bir gardiyan verdiler. Güleç yüzlü bir gençti. Ben sigaramı yakmak isterken çakmağını ateşledi….
‘Sizin davayı izledim baştan sona, vur kır yok. Barış ne ki? Niye hapse koydular sizi?’
Konuşmamız şoförün kulağına çalınır, bu sevimli insanın başı derde girer diye tedirgindim. Kısaca, ‘Biz tank, top, uçak olmasın; hastane, okul, fabrika olsun istiyoruz. Öbürleri bizi susturmak istiyor’ dedim.

21 Haziran 2014 Cumartesi

Kılıçdaroğlu ne dediğinin farkında mı?


CHP’nin nasıl bir yola girdiğini, nasıl bir parti olmak üzere yola çıktığını anlamak için her gün ardı ardına gelişen olayları izlemek yeterli, ama bir de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun demeçlerindeki satır araları okunduğunda, işin daha da vahim olduğu ortaya çıkıyor.
Bütün sağ partilerin ısıtıp ısıtıp gündeme getirdiği 1920-1940 arası Türkiye’nin başında herkesin bildiği gibi Mustafa Kemal Atatürk vardı. Sağ partiler Atatürk’ü külliyen reddetmemekle birlikte, bu dönemi gündeme getirip, Atatürk’ü “diktatör” ilan etmeye kadar götürdüler. Bunu bizzat parti ağzıyla yapmadılar belki, ama kendilerine yakın “akil” insanlara bunu söyleterek, kafalarda derin kuşkular yaratmayı başardılar.
‘CHP’NİNKABUK DEĞİŞTİRME ÇABALARININ İŞARETİ’
Buna kimin itiraz etmesi gerekiyordu en çok: Elbette kurucusu Atatürk olan CHP’nin...
Ama etmedi.
Uzun süre sessiz kaldı, ama müdahale de etmedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu için söylenenlere itiraz etmeyerek, sessizliğiyle bir anlamda onaylamış oldu. Kenan Evren vari bir Atatürk söylemiyle, televizyonunda Atatürk rozetleri, kitapları, anahtarlıkları falan satarak da iticiliği artırdılar. Bu bilinen bir yaklaşımdı ve CHP’nin kabuk değiştirme çabalarının işaretlerinden biriydi.
Ama CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır konuşmasındaki satır araları, aslında CHP’nin de geçmişinden kurtulmakta kararlı olduğunun ipuçlarını veriyordu.
Diyarbakır konuşmasında Kılıçdaroğlu, bölgeden oy çıkaramamalarının nedeninin, bu yöredeki halkın CHP’yi hala 1930’ların CHP’si olarak görmesinden kaynaklandığını savundu.
Kılıçdaroğlu, önce kendi kafasındaki devlet anlayışını paylaştı Diyarbakırlılarla. Devlet aygıtının halka baskı yapan aygıt olmadığını vurgulayan Kılıçdaroğlu, “Devlet artık 30’ların, 40’ların, 20’lerin devleti değil,” şeklinde konuştu.
‘KILIÇDAROĞLU 1930’LU YILLARI NEDEN REDDETME İHTİYACI DUYUYOR?’
Kılıçdaroğlu’nun gönderme yaptığı yıllar, Kurtuluş Savaşı’nın son yıllarını, cumhuriyet ilanını, TBMM’nin kuruluşunu ve ondan sonra gelen ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne kadar, yani 1940’a kadar uzayan bir süreci kapsıyor.
Kılıçdaroğlu’na göre devlet vatandaşı sıcak yüzle karşılamalı. “Biber gazı, cop, toma, plastik mermiler kullanan devlet baskıcı bir devlettir.”Kemal Kılıçdaroğlu, bugünün devlet anlayışının “baskıcı” olduğunu belirtirken, yerden göğe kadar haklı olduğunu belirmek gerek. Doğru, ama tıpkı Recep Tayyip Erdoğan’ın “demir ağlar” meselesinde yaptığı gibi, dönüp 1920-30’lu yıllarla karşılaştırması, aynı zihniyetin açığa vurulmasından başka bir şey değil.
Zira ardından hemen ekliyor Kılıçdaroğlu: “Otuzların devlet anlayışı artık yok arkadaşlar.” Yani?
Neydi otuzların devlet anlayışı? Korkulan ne vardı Kılıçdaroğlu’nun dehşetle söz ettiği 1930’lu yılların devlet anlayışında? Neden reddetme ihtiyacı duyuyor?
‘BUNLAR’ DEDİĞİ MUSTAFA KEMAL VE ARKADAŞLARI…
“Milletlerin kendi tarihiyle yüzleşmesi gerektiğini” de anlatan Kılıçdaroğlu, işkence ve işkencecilerin araştırılması için CHP’nin önergeler verdiğini, ama bunun AKP tarafından kabul edilmediğini söyledi. Bunun nedeninin de, insanların 1930’ların CHP algısını taşıdığını, bunun değişmediğini düşünmelerine bağladı ve ekledi: “Bunlar zaten işkence yaptılar...”
“Bunlar,” dediği, Mustafa Kemal ve arkadaşları...
Bunu, Diyarbakır ve yöresinin bir algısı olarak sundu, ama tersini de söylemedi.
“Yok arkadaşlar,” diye kendi sözlerine açıklık getirmeye çalışan Kılıçdaroğlu, “Devlet dediğiniz aygıt, halkına baskı yapan aygıt değildir. Devlet artık 30’ların, 40’ların, 20’lerin devleti değil,” diyerek yeniden cumhuriyetin ilk yıllarına döndü.
Elbette Kılıçdaroğlu’nun, devletin vatandaşa sıcak yüzle karşılaması fikrine saygı duymak gerek. Bugünün ceberrut devleti, Kılıçdaroğlu’nun bu yakınmasını yerden göğe haklı çıkarıyor. Ama bunun 1920-30 ile bağlantısı ne? O zaman halkına suratsız, soğuk yüzle bakan bir devlet vardı da, bugün o mu tartışılıyor?
‘HANGİ TARİHİMİZLE YÜZLEŞMELİYİZ?’
“Kendi tarihimizle yüzleşmeliyiz...”
Hangi tarihle Kılıçdaroğlu? Tarih diye Diyarbakırlıların önüne serdiğiniz, tüm Türkiye’ye dinlettiğiniz 1930’lu yıllar mı? Yüzleşmemiz gereken tarih bu mu? Laf kalabalığı içinde tek gönderme yaptığınız 1920-1930 olduğuna göre, yüzleşmek istediğiniz tarih aralığı da bu.
Hangi tarihimizle yüzleşmeliyiz?
Faili meçhullerle, öyle mi? Mesela Hrant Dink’in katilleriyle mi? Ali İsmail Kormaz’ın katillerine ne dersiniz? Ethem Sarısülük, Berkin Elvan?..
Uğur Mumcu’nun, Bahriye Üçok’un, Taner Kışlalı’nın katledilişleri?
Biraz daha geri tarihimize bakalım mı? Hani şu 1 Mayıs 77 katliamı, TİP’li gençlerin öldürülmesi...
Daha da mı geri? 6-7 Eylül olayları...
Faili meçhullerle yüzleşmeye, elbette stratejik ortaklarınızla birlikte, gerçekten var mısınız Kılıçdaroğlu? Yoksa sizin yüzleşmek istediğiniz tarih belli aralıkları mı kapsıyor yalnızca?
Evet, yüzleşmek ama hiç aman vermeden, bu işin miladını da bularak, hangi iktidarların faili meçhullere yol verdiğini ortaya çıkararak yüzleşmek. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Elbette bir devlet faili meçhullerin aydınlatılması ile sonuna kadar uğraşmalı. “Faili meçhullerin aydınlatılmadığı bir devletin sosyal devlet sayılamayacağı,” sonuna kadar doğru. İşkencecilerin ve işkencenin araştırılması için CHP’nin verdiği AKP’nin reddettiği önergeler de doğru. Ama, Diyarbakır yöresinin CHP algısını “bunlar da işkence yaptılar”biçiminde açıklamak da neyin nesi oluyor? Böyle bir algı varsa eğer, kabullenip “eyvallah” demek yerine, o dönemi anlatmak, açıklamak daha dürüstçe olmaz mıydı?
‘SON NOKTAYA DOĞRU HIZLA GİDEN BİR CHP…’
Ve final: “Yok arkadaşlar, biz uygar bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek istiyoruz.”
Türkiye’yi yeniden inşa etmek? 1920’lerden, 30’lardan kurtarmak ve ılımlı Müslüman diye Cumhurbaşkanlığı makamına referansı din olan birini aday göstermek.
Son noktaya doğru hızla giden bir CHP...
Bence bu parti şapkasını önüne alıp iyice bir düşünmeli. Kendini feshetmesine kadar da gidebilir bu iş ve hiç olmazsa Türkiye’nin kurtuluşuna tuğla koymuş CHP’lilerin anısına daha fazla zarar vermesi engellenir.
Yoksa gidiş her zamankinden daha vahim.
Mümtaz İdil