Alvimedica, İtalyan CID şirketini satın alarak kardiyoloji cihazları alanında "Avrupalı alternatif" olmayı hedefliyor. İtalyan CID şirketine Alvimedica'nın yanı sıra iki yabancı şirketin daha talipli olduğu ve daha düşük teklif vermesine karşın tercihin Alvimedica'dan yana kullanıldığı öğrenildi. Satınalma anlaşmasının duyurulması amacıyla her iki şirketin ortakları ile üst yöneticilerinin katıldığı basın toplantısında bir konuşma yapan Alvimedica İcra Kurulu Başkanı Cem Bozkurt, Türkiye'deki ilk ve tek stent ve balon üreticisi konumundaki Alvimedica'nın bugün 40'dan fazla ülkede faaliyet gösterdiğini ve yüzde yüz Türk sermayeli olan şirketin sektörde altı yıllık deneyimi bulunduğunu belirterek, "Alvimedica, girişimsel kardiyoloji alanındaki bilgi birikimi ve güçlü Ar-Ge yapısı ile Avrupa'da önemli bir konuma sahip olan CID'i satın alarak, tıbbi cihaz sektörüne sinerji ve büyük oranda verimlilik artışı getirmeyi hedefliyor. Bu birleşme ile portföyünde bulunan ilaçlı stent Coracto®'nun yanına Cre8 isimli ilaçlı stendi de ekleyen Alvimedica, global pazarda uluslararası kabul görmüş iki farklı tip ilaçlı stende sahip tek firma olacak" dedi. Bu birleşmenin Alvimedica'nın global pazarda ilk beş şirketten biri olması yönünde önemli bir adım olduğunu belirten Cem Bozkurt, "Ürün portföyümüzü genişletmek amacıyla başladığımız araştırmalar sırasında CID, mevcut ürün gamı, araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yanı sıra, yönetim kapasitesi ile de bizi çok etkiledi. Global pazarda 'Avrupalı alternatif' olma stratejimiz çerçevesinde CID ile birleşme kararı aldık. Bu birleşme ile İstanbul'da, Hollanda'da ve İtalya'da olmak üzere 3 mükemmellik merkezine sahip olacağız" diye konuştu. İHA
19 Kasım 2013 Salı
Alvimedica, İtalyan şirketi satın aldı
Tavuk Dünyasi
Türkiye’de tavuk restoran sayısının az olmasından yola çıkan Tavuk Dünyası, 21 ayda 36 şubeye ulaştı. Azerbaycan’ın başkenti Bakü ile yurtdışına açılan şirket, dünya genelinde 1.000 şube açmayı hedefliyor. Şirketin Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Kaya, beyaz et ürünlerini 12 ayrı sosla tüketiciye sunduklarını söyledi.
Türkiye’de tavuk tüketimi yüzde 70’lerde olmasına rağmen yenebilecek restoran olmamasından yola çıkan Tavuk Dünyası, 21 ayda 36 şubeye ulaştı. Sözleşmesi imzalanmış olanlarla birlikte 2014’ün ilk çeyreğinde 48 bayiye çıkacak olan şirket, Azerbaycan’ın başkenti Bakü ile açıldığı yurtdışında rotayı Avrupa’ya çevirdi. Almanya’da 150 ton kapasiteli üretim tesisi kurmaya hazırlanan firma, 3 yılda 80 şube hedefliyor. Uzun vadeli hedef ise dünya genelinde 1.000 şubeyle en iyi tavuk restoranları zinciri kuran Türk şirketi olmak.
İki büyük restoran zincirinin 15 yıl boyunca bayiliklerini yaptıktan sonra kendi işini kurmaya karar veren 3 genç girişimci, tavuk restoranı boşluğunu fark eder. Tavuk Dünyası Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Kaya, “İstatistiklere göre Türkiye’de tavuk eti tüketimi yüzde 70’lerde. Buna rağmen en çok kırmızı et tüketiliyor algısı var. Bu, lokanta-restoranlarda hep kırmızı et tüketiminin ön planda olmasından kaynaklanıyor. Tavuk yiyebileceğiniz restoran yoktu. Bundan yola çıkarak gerçek tavuk restoran zinciri hedefledik. 1,5 yılda aylık 60 ton üretime ulaşarak haklı olduğumuzu gösterdik.” diyor. Ekim ayında 57 ton üretim yaparak 250 bin kişiye tavuk yedirdiklerini söylüyor. Menüsünde 15 çeşit tavuk, 3 çeşit kırmızı et ürünü bulunan firma, tavuk ve eti helal kesim yapan şirketlerden temin ediyor. Beğeni kazanan lezzetin sırrının 12 çeşit farklı sostan hazırlanmasından kaynaklandığını belirten Kaya, tavukların 10-13 çeşit doğal baharatla özel hazırlanmasından dolayı farklı lezzette olduğunu ifade ediyor. 12 şehre yayılan şirketin İstanbul’da 23 şubesi mevcut. Sözleşmesi imzalanmış olanlarla birlikte 2014’ün ilk çeyreğinde 48 bayiye çıkacak. Bu yılı 26 milyon TL ciroyla kapatmaya hazırlanan Tavuk Dünyası, yaklaşık 700 kişiye istihdam sağlıyor. İstanbul’da en çok satışı Beylikdüzü Marmara Park ve Cevahir AVM’lerde gerçekleştiren şirket, Anadolu’da ise Konya, Antalya ve Bursa’da büyük ilgi görüyor. Mustafa Kaya, “İlk hedef AVM’lerde büyümekti, şimdi işlek caddelere yayılacağız.” diyor. Yurtdışına Azerbaycan ile açılan Tavuk Dünyası’nın Bakü’de açtığı şube, bölgesinde en iyi iş yapan restoran olunca 2 şube daha açma kararı alındı. Almanya’da aylık 150 ton kapasiteli 2 bin metrekarelik üretim tesisi kuruyor. Mart 2014 itibarıyla ilk şubeyi açmaya hazırlanan şirket, Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa’da bayilikler vererek Avrupa’da üç yılda toplam 80 şube hedefliyor. Gelecekte Çin’e de girmeyi planlayan zincirin uzun vadeli hedefini anlatan Kaya, dünyada 1.000 şubeli, en iyi tavuk restoranları zinciri olmayı hedeflediklerini belirterek şirketin kazancından oluşan fonla, dünyanın dört bir yanındaki ihtiyaç sahiplerine destek sağlayacaklarını belirtiyor.
Türk bilim adamından bir ilk
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selim Solmaz, geleceğin araçları olan elektrikli ve hibrit otomobiller için yeni nesil aktif güvenlik kontrol sistemi geliştirdi. TÜBİTAK, otomotiv sektöründe heyecan uyandıran projeyi 500 bin TL'lik hibeyle destekledi. Yeni teknolojinin, otomotiv sektöründe bir ilk olduğunu ifade eden genç bilim adamı, elektrikli ve hibrit araçların maliyetini tahmini olarak yüzde 10 aşağıya çekmeyi sağlayacağını, aynı zamanda da performansı ve güvenliği artıracağını dile getirdi.
ARAÇLAR UCUZLAYACAK PERFORMANSI GÜÇLENECEK
Doç.Dr. Selim Solmaz, 'Otomotiv markalarının şu an uyguladığı ABS, ESP, EBD, ASR ve ROP gibi aktif güvenlik kontrol sistemleri, hidrolik fren altyapısını kullanıyor. Bu sistemler maliyeti önemli ölçüde artırırken, aracı da ağırlaştırıyor" dedi. Elektrikli ve hibrit araçların zaten yüksek olan maliyeti, mevcut sistemlerin pahalılığı yüzünden daha da arttığını anlatan Solmaz, şöyle konuştu: "Bu otomobillerin hem çevre dostu olmaları hem düşük yakıt tüketimlerine rağmen istenen düzeyle yaygınlaşmamasında pahalı olmalarının yanında bir diğer neden de performanslarının henüz istenen düzeye ulaşamamış olması. Bizim geliştirdiğimiz teknoloji elektrik motorundan destek alıyor, çalışma mekanizması tamamen farklı ve oldukça hafif. Bu yeni sisteme geçildiğinde araçlar ucuzlayacak, ağırlığı azaldığı için yakıt tüketimi daha da düşecek, performansı yükselecek. Ayrıca mevcut güvenlik sistemlerine göre daha güvenli sürüş imkanı sunacağı için kazaları azaltacak.'
İKİ YIL İÇİNDE UYGULAMAYA GEÇİLECEK
Doç.Dr. Selim Solmaz, TÜBİTAK'tan '1003-Öncelikli Alanlar Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı' kapsamında alınan hibeyle iki yıl içinde yeni teknolojiyi uygulama aşamasına getireceklerini ve bu proje kapsamında birçok ticari fikir doğabileceğini ifade etti. Gerekli tüm testleri tamamladıktan sonra otomotiv firmalarına sunacaklarını anlatan Solmaz, sözlerini şöyle tamamladı: "Böylece, ileri teknolojinin kullanıldığı otomotiv sektörünün en gelişmiş aşaması olan elektrikli ve hibrit araçlar alanına bir Türk teknolojisini kazandıracağız. Akaryakıta bağımlılığı ortadan kaldıran, doğaya zarar vermeyen çevre dostu elektrikli otomobillerin kullanımının artmasına katkıda bulunacağımız için mutlu ve gururluyuz.'
16 Kasım 2013 Cumartesi
Don Kişot aslında bizdenmiş
Karatay, "İki eserde de ortak motifler var. Zalimin karşısında olma durumu söz konusu. Yardımcılar, çalgılar, eşler, karşı çıkılan kişiler hepsi aynı." dedi.
Karatay, Köroğlu Destanı'nın tarihsel süreçte Batı Edebiyatı üzerinde bıraktığı izleri anlattı. Geleneksel Türk kültüründe her zaman zalimin karşısında olan bir kahramanın olduğunu söyleyen Karatay, "Bu da karşımıza Köroğlu olarak çıkıyor. Alaycı dönüştürüm tekniği ile Miguel De Cervantes Don Kişot'u İstanbul'da oluşturmuştur. Burada Köroğlu Kahvesi'ne gittiği söylenen Cervantes, Köroğlu Destanı'nı dinleyerek eserini oluşturmuştur. Bunu, eserinde bulunan Köroğlu izlerine bakarak rahatlıkla söylüyoruz. Kahramanlar, yardımcılar, olay ve bütün motifler birbiriyle aynı." şeklinde konuştu.
Haçlı seferleri nedeniyle Doğu kültürü ile tanışan Avrupalı maceraperestlerin, dinlediği hikaye ve efsaneleri kendi coğrafyalarına taşıdığını belirten Karatay, "Bu seferlerde büyük bir coğrafyada anlatılan Köroğlu Destanı ile karşılaşma ihtimali çok yüksek. Bunu Robin Hood eserinde de görüyoruz. Oradaki yardımcı kahramanlar, karşı çıkılan zalim, eş ve sevgili Köroğlu Destanı ile aynı özellikleri taşıyor." ifadelerini kaydetti.
Batı'nın Doğu kültüründen edindiği zenginliği, kendi içinde yeni bir tarzda oluşturarak dünyaya duyurduğunu söyleyen Karatay, "Maalesef biz çocuklarımıza destanlarımızı öğretmiyoruz. Onlara Robin Hood okutuyoruz. Oysa hem o hem de Don Kişot, özü itibarı ile Köroğlu Destanı'ndan etkilenmiştir." diye konuştu.
7 Ekim 1571 tarihinde Korint Körfezi'nde yapılan İnebahtı Deniz Muharebesi'nde Osmanlı'ya karşı savaşan haçlılar arasında bulunan İspanyol yazar Miguel De Cervantes'in, "Yüzyılların gördüğü en büyük savaş" olarak nitelendirdiği İnebahtı Deniz Muharebesi'nde esir düştüğünü belirten Karatay, "1571'de Osmanlı donanmasıyla yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes, iki defa göğsünden yaralandı. Bir top güllesiyle de sol elini kaybetti. Tarihi kaynaklara göre Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii inşaatında duvar işçisi olarak çalıştırılan Cervantes, beş senelik esaret hayatından sonra ülkesine döndü. Bu beş yıl içerisinde İstanbul'da esir olan ünlü yazar, burada dinlediği halk masalları ve Köroğlu Destanı'ndan etkilenerek Don Kişot'u yazdı." dedi.
Karatay, Köroğlu Destanı'nın tarihsel süreçte Batı Edebiyatı üzerinde bıraktığı izleri anlattı. Geleneksel Türk kültüründe her zaman zalimin karşısında olan bir kahramanın olduğunu söyleyen Karatay, "Bu da karşımıza Köroğlu olarak çıkıyor. Alaycı dönüştürüm tekniği ile Miguel De Cervantes Don Kişot'u İstanbul'da oluşturmuştur. Burada Köroğlu Kahvesi'ne gittiği söylenen Cervantes, Köroğlu Destanı'nı dinleyerek eserini oluşturmuştur. Bunu, eserinde bulunan Köroğlu izlerine bakarak rahatlıkla söylüyoruz. Kahramanlar, yardımcılar, olay ve bütün motifler birbiriyle aynı." şeklinde konuştu.
Haçlı seferleri nedeniyle Doğu kültürü ile tanışan Avrupalı maceraperestlerin, dinlediği hikaye ve efsaneleri kendi coğrafyalarına taşıdığını belirten Karatay, "Bu seferlerde büyük bir coğrafyada anlatılan Köroğlu Destanı ile karşılaşma ihtimali çok yüksek. Bunu Robin Hood eserinde de görüyoruz. Oradaki yardımcı kahramanlar, karşı çıkılan zalim, eş ve sevgili Köroğlu Destanı ile aynı özellikleri taşıyor." ifadelerini kaydetti.
Batı'nın Doğu kültüründen edindiği zenginliği, kendi içinde yeni bir tarzda oluşturarak dünyaya duyurduğunu söyleyen Karatay, "Maalesef biz çocuklarımıza destanlarımızı öğretmiyoruz. Onlara Robin Hood okutuyoruz. Oysa hem o hem de Don Kişot, özü itibarı ile Köroğlu Destanı'ndan etkilenmiştir." diye konuştu.
7 Ekim 1571 tarihinde Korint Körfezi'nde yapılan İnebahtı Deniz Muharebesi'nde Osmanlı'ya karşı savaşan haçlılar arasında bulunan İspanyol yazar Miguel De Cervantes'in, "Yüzyılların gördüğü en büyük savaş" olarak nitelendirdiği İnebahtı Deniz Muharebesi'nde esir düştüğünü belirten Karatay, "1571'de Osmanlı donanmasıyla yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes, iki defa göğsünden yaralandı. Bir top güllesiyle de sol elini kaybetti. Tarihi kaynaklara göre Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii inşaatında duvar işçisi olarak çalıştırılan Cervantes, beş senelik esaret hayatından sonra ülkesine döndü. Bu beş yıl içerisinde İstanbul'da esir olan ünlü yazar, burada dinlediği halk masalları ve Köroğlu Destanı'ndan etkilenerek Don Kişot'u yazdı." dedi.
Hedef Türk savunma sanayisiydi
BALYOZ davasının tek sivil sanığı, 2 yıl tutuklu kaldıktan sonra Yargıtay kararıyla tahliye edilen eski Hava Elektronik Sanayii (HAVELSAN) Genel Müdürü Faruk Yarman, yaşadıklarını Hürriyet’e anlattı. Yarman’ın Balyoz darbesinin ardından savunma sanayiinde görev dağılımı yapacağı, bu kişileri de bir bilgisayara dosya olarak kaydettiği iddia edilmişti. Milli savunma yazılımı çevrelerinde ‘hoca’ olarak bilinen ve bu zamana kadar UYAP, SEÇSİS, TAKBİS ile çok sayıda askeri ve sivil kritik projeyi hayata geçiren Yarman, Silivri’de yaşadıklarına ve mahkeme sürecine ilişkin şunları söyledi:
UYAP’TAKİ ARIZAYI SORDULAR
“Balyoz’dan yargılanırken hâkimlere ‘Sizin önünüzde duran ekranların tasarımcısını yargılıyorsunuz. Bu mahkemede benim yerim sanık sandalyesi değil, olsa olsa bilirkişi koltuğu olurdu’ dedim. Silivri’deyken UYAP’ta ufak bir sıkıntı meydana gelmiş. Bana geldiler nasıl çözeceğiz diye. Ama bunu kimin sorduğunu asla söylemem.
GİYOTİNİ TAMİR EDERİM
Türkiye’deki ilk kripto yazılımını ekibimiz tasarladı. Milli kripto yazılımı konusunda önümüze çok büyük engeller koydular ama ne yaptık ettik ilk milli kriptoyu ürettik. Rakiplerimizin bizden mutlu olmadığı ortada. Bu rakipler savunma sektöründe olduğu için siyasi açılımlara da dönüşüyor. Beni niye vurdular? Ben teknik bir adamım. Benim hayattaki sloganım yapılmamışı yapmak. Sıkı, öldüresiye bir mühendisim, giyotin bozuksa götürür tamir ederim, ondan sonra da kafayı uzatırım.
VURULMASI GEREKEN ADAMSIN
Yapılmamışı yapmaya başladığınız andan itibaren dünyanın devlerini ürkütüyorsunuz. Bunlar 1 milyar dolardan fazla cirosu olan adamlar. Bu 1 milyar dolar lafı boşuna değil. Savunma sektöründe 1 milyar doların üzerine çıkarsan ve kendi tasarımını yapıyorsan, sen vurulması gereken bir adamsın. Böyle insanları kendi ülkeleri korur. Milli bir savunma sanayicisiydim. Ben kuruyemiş değil silah satıyordum ve beni koruyabilecek bir tek şey vardı. Beni koruyabilecek tek kuvvet Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Adalet sistemimizin değil, benim kullanıcı adımla o yazıyı üreten adamların hedefinde Türk savunma sanayisi vardı. Bazen bana soruyorlar ‘Hâlâ ülkeni sevebiliyor musun’ diye. Ben ülkeyi seviyorum. Okullarında da okudum, hapishanesinde de yattım. Arkadaşlarımız Amerika’da kendilerine bir hayat kurdular, ben seve seve döndüm. Bana yine soracaklar ‘Hocam döndüğün için pişman değil misin’ diye. Ne diyeceğim biliyor musunuz? ‘Çok eğlendim ya.’ Ben Türkiye’ye döndüğüm zaman tabular vardı, uçaklara birşey takılamaz, Türkler silah yapamaz... Ben bunları Türk mühendislerle, daha matrağı öğrencilerimle yaptım.
KULLANICI ADI ‘FYARMAN’
Bizim delilimiz kullanıcı adı ‘fyarman’ olan bir adam. Bu bir dijital imza değil ki. Ben şunu bir mühendis olarak söylüyorum, bir savcı veya avukat olarak değil. Herhangi bir bilgisayarın başına oturup birkaç dakika içinde kullanıcı adını değiştirirsin, bilgisayarın tarihini saatini değiştirirsin, orada istediğin bilgiyi üretirsin bu şekilde sahtecilik yaparsın. Bir suç isnadında kullanılan malzemeyi ortaya çıkaranlar o malzemenin içindeki tutarsızlıklardan da sorumlu olmalı. ‘Yüzde bilmem kaçı doğru çıktı, şu kadarı yanlış çıktı’ Benim hayatımsa eğer bu, bu kadar saygısız, özensiz bir analizi yapanı ayıplarım. Benim 2 yıllık hayatım bitmiştir ama o ülkenin adalet ehliyeti gider.
ÜNİVERSİTE HAYALİ
Hayalimde bir üniversite kurmak var. Fizibilitesini yaptık. Toplam 50 milyon dolarlık bir yatırım ayırmıştım. Ben bunu vakfedicem. O parayı kazanırım. Yapmak istediğim şey teknolojik sanat yani sanal gerçeklik.”
UYAP’TAKİ ARIZAYI SORDULAR
“Balyoz’dan yargılanırken hâkimlere ‘Sizin önünüzde duran ekranların tasarımcısını yargılıyorsunuz. Bu mahkemede benim yerim sanık sandalyesi değil, olsa olsa bilirkişi koltuğu olurdu’ dedim. Silivri’deyken UYAP’ta ufak bir sıkıntı meydana gelmiş. Bana geldiler nasıl çözeceğiz diye. Ama bunu kimin sorduğunu asla söylemem.
GİYOTİNİ TAMİR EDERİM
Türkiye’deki ilk kripto yazılımını ekibimiz tasarladı. Milli kripto yazılımı konusunda önümüze çok büyük engeller koydular ama ne yaptık ettik ilk milli kriptoyu ürettik. Rakiplerimizin bizden mutlu olmadığı ortada. Bu rakipler savunma sektöründe olduğu için siyasi açılımlara da dönüşüyor. Beni niye vurdular? Ben teknik bir adamım. Benim hayattaki sloganım yapılmamışı yapmak. Sıkı, öldüresiye bir mühendisim, giyotin bozuksa götürür tamir ederim, ondan sonra da kafayı uzatırım.
VURULMASI GEREKEN ADAMSIN
Yapılmamışı yapmaya başladığınız andan itibaren dünyanın devlerini ürkütüyorsunuz. Bunlar 1 milyar dolardan fazla cirosu olan adamlar. Bu 1 milyar dolar lafı boşuna değil. Savunma sektöründe 1 milyar doların üzerine çıkarsan ve kendi tasarımını yapıyorsan, sen vurulması gereken bir adamsın. Böyle insanları kendi ülkeleri korur. Milli bir savunma sanayicisiydim. Ben kuruyemiş değil silah satıyordum ve beni koruyabilecek bir tek şey vardı. Beni koruyabilecek tek kuvvet Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Adalet sistemimizin değil, benim kullanıcı adımla o yazıyı üreten adamların hedefinde Türk savunma sanayisi vardı. Bazen bana soruyorlar ‘Hâlâ ülkeni sevebiliyor musun’ diye. Ben ülkeyi seviyorum. Okullarında da okudum, hapishanesinde de yattım. Arkadaşlarımız Amerika’da kendilerine bir hayat kurdular, ben seve seve döndüm. Bana yine soracaklar ‘Hocam döndüğün için pişman değil misin’ diye. Ne diyeceğim biliyor musunuz? ‘Çok eğlendim ya.’ Ben Türkiye’ye döndüğüm zaman tabular vardı, uçaklara birşey takılamaz, Türkler silah yapamaz... Ben bunları Türk mühendislerle, daha matrağı öğrencilerimle yaptım.
KULLANICI ADI ‘FYARMAN’
Bizim delilimiz kullanıcı adı ‘fyarman’ olan bir adam. Bu bir dijital imza değil ki. Ben şunu bir mühendis olarak söylüyorum, bir savcı veya avukat olarak değil. Herhangi bir bilgisayarın başına oturup birkaç dakika içinde kullanıcı adını değiştirirsin, bilgisayarın tarihini saatini değiştirirsin, orada istediğin bilgiyi üretirsin bu şekilde sahtecilik yaparsın. Bir suç isnadında kullanılan malzemeyi ortaya çıkaranlar o malzemenin içindeki tutarsızlıklardan da sorumlu olmalı. ‘Yüzde bilmem kaçı doğru çıktı, şu kadarı yanlış çıktı’ Benim hayatımsa eğer bu, bu kadar saygısız, özensiz bir analizi yapanı ayıplarım. Benim 2 yıllık hayatım bitmiştir ama o ülkenin adalet ehliyeti gider.
ÜNİVERSİTE HAYALİ
Hayalimde bir üniversite kurmak var. Fizibilitesini yaptık. Toplam 50 milyon dolarlık bir yatırım ayırmıştım. Ben bunu vakfedicem. O parayı kazanırım. Yapmak istediğim şey teknolojik sanat yani sanal gerçeklik.”
Silivri’de kitap yazdı
YARMAN cezaevinde kaldığı süre içinde “Yöneteni Hoşgör Yönetilenden Ötürü” adıyla da bir kitap yazdı. Yarman kitabında yönetim stratejileri ve takım çalışması konusunda bilgiler veriyor. Yarman, “Bu kitabı aslında HAVELSAN’dan istifa edip emekli olduktan sonra yazmayı düşünüyordum. Benim hedefim HAVELSAN’ın cirosunu 1 milyar dolara çekip, yaş itibariyle de bırakmaktı. Cezaevi bu kitabı yazmak için bir fırsat oldu” dedi.
Affediyorum
“TUTUKLULAR için kurulan düzen, geçici olduğu düşünüldüğü için aslında hükümlülerinkinden daha ağır. Bilirsin ki 15 yıl aldın yatacaksın, ona göre bir düzen kurarsın. Ben Zafer Çağlayan’la Amerika’ya giderken indim uçaktan. ‘Gelmezseniz zorla götürürüz’ falan. ‘Gerek yok ben geleceğim’ dedim. En önemli hukuk ihlali bu tutukluluk halinin kalıcıymış gibi uygulanması. En garibi suçu ispat edilmemiş insanların suçluymuş gibi, suçluların kaldığı mekanlarda, benzeri şartlarda tutulmasıdır. Tutukluluk mağduriyetinin asıl yükü içerideki adama değil, dışarıda sevenlerine. Hayatının 2 yılını Silivri’de geçirmiş bir adam olarak söylüyorum. Bana bunu yapanları affettim, Allah affetsin. Birlikte var olamayanlar birlikte yok olur. Bu toplum feci şekilde yarıldı. Günün birinde nefrete maruz kalan bir insan, ‘Bana nefretle azap verenleri affettim. Onları sevmek istiyorum’ diye ortaya çıkarsa belki bu yıkılışı durdurmak mümkün olur. Her yerde insanlar kendilerince ‘benden, bizden, ondan’ ötekileştirme falan. Devlet insanları dönüştürmez. Demokrasilerde toplumlar devleti dönüştürür. Son iktidar, toplumun devleti dönüştürme isteği ile ortaya çıkmıştır. Fakat anlıyorum ki iktidarda uzun kalanlar kendi değerlerini toplumun özdeğerleri sayıp toplumu dönüştürmeye çalışıyorlar.”
Etiketler:
Faruk Yarman,
HAVELSAN,
SEÇSİS,
TAKBİS,
UYAP
14 Kasım 2013 Perşembe
85 ülke Türk doktoru izledi!
Robotik cerrahi yöntemiyle yapılan ve yaklaşık 1 saat süren rahim alınması operasyonu, Washington'da alanında dünyanın en büyük kongresi olan ve 85 ülkeden jinekologların katıldığı etkinlikte canlı olarak gösterildi.
Türk Jinekolojik Endoskopi Derneği Başkanı ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fatih Şendağ, üniversitelerinde robotik yöntemle yaptıkları operasyonların dünyada sayılı olduğunu, bunun da uluslararası kongrede yayımlanmasının haklı gururunu yaşadıklarını belirtti.
Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Candeğer Yılmaz ise "Bu başarıdan dolayı üniversitemle gurur duyuyorum" dedi
13 Kasım 2013 Çarşamba
Van Gölü'nde bulunan uranyumun Türkiye'ye Allah'ın bir lütfu
Yaman, ülkelerin gelişmesindeki en büyük faktörün otomotiv, tekstil, inşaat, plastik, ilaç, silah sanayi gibi pek çok sektöre ara girdi sağlayan kimya sanayisi olduğunu vurguladı.
Son 10 yıl içerisinde kimya sanayinin hızlı bir yükselişle Türkiye'de lokomotif sektörlerden biri haline geldiğini aktaran Yaman, Türkiye'nin 2023
vizyonunda kilit rol oynayan kimya sanayinde artan enerji maliyetlerinin hem rekabet gücünü körelttiğini hem de yeni girişimcilerin önünü tıkadığını savundu. Ayrıca, Türkiye'nin 2023 hedefi doğrultusunda ekonomisini büyütmek için adımlar atarken, bu hedefleri destekleyecek enerji kaynaklarına bakıldığında yüzde 70'lere varan enerji ithalatı bağımlılığı ile karşı karşıya olduğunu dile getiren Yaman, alternatif enerji kaynakları ortaya konulamadığı sürece bazı çevrelerin karşı çıkmasına rağmen Türkiye'nin nükleer santrallere gebe olduğunu kaydetti.
Prof. Dr. Yaman, gelişmiş ülkelerin artan enerji ihtiyaçlarına bağlı olarak nükleer santrallerden faydalandıklarını anımsatarak, şunları söyledi:
"Gelişmiş ülkelere bakıldığında hemen hemen hepsinde çok sayıda nükleer santralin yanı sıra inşa halinde olanlar vardır. Dolayısıyla devletimizin 2023 hedefini tutturabilmesi de ancak nükleer santrallerin kurulmasıyla mümkündür. Aksi takdirde enerji bedava fiyatına elde edilmez ve girişimcilerin hizmetine sunulmazsa yabancı firmalarla rekabet edilemez. Bu nedenle nükleer santrallerin kurulması zaruridir. Zaten ülkemizdeki mevcut barajların ve termik santrallerin tamamının bitirilmesi bile 2023 hedefi için gerekli enerji açısından yeterli değildir. Bazı raporlarda bu görülmektedir."
Nükleer santrallerde hammadde olarak zenginleştirilmiş uranyum kullanıldığını açıklayan Yaman, dünyada uranyumun ya cevherden ya da deniz
suyundan elde edildiğini anımsattı.
Mehmet Yaman, bazı çevrecilerin nükleer santrallere karşı durmasının nedeninin, daha çok cevherden uranyum elde edilmesi sırasında bir kaç kilogram uranyum elde etmek için tonlarca atığın çevreye atılması ve bu atıkların içerisinde bulunan toryum ve radyum gibi kanserojen özelliğe sahip radyoaktif elementlerin yağmurla yeraltı sularına karışma riski olduğunu bildirdi.
Ancak deniz suyunda çözünmüş halde bulunan uranyumun elde edilmesinde bu durumun söz konusu olmadığını savunan Yaman, "Japonya deniz suyundan 1970'lerden beri uranyum üretmektedir. Uranyumu tutan absorbanları içeren kalıplar denizin içine atılmakta ve belirli bir süre sonra toplanıp içine tutunan uranyum alınmakta ve tekrar denize salınmaktadır" dedi.
Yaptıkları hesaplamalarda Van Gölü suyunda çözünmüş halde 50 bin ton civarında uranyum bulunduğunu ve gölden uranyum çekildikçe göl tabanındaki uranyumun çözülmeye devam etmesi ile bu miktarın daha da artacağını söyleyen Yaman, bunun ülkeye büyük bir ekonomik girdi sağlayacağını dile getirdi.
Prof. Dr. Yaman, Van Gölü suyunun sodalı olması bakımından çözünmüş halde bulanan uranyumu elde etme işlemlerinin diğer kaynaklara göre daha avantajlı, ekonomik ve çevre dostu olduğunu vurgulayarak, şöyle konuştu:
"Van Gölü'ndeki uranyumun zenginleştirme aşamasında çevreye tonlarca radyoaktif maddenin atılması söz konusu değildir. Ayrıca Van Gölü'ndeki uranyumu kullanmamız halinde bitmemekte, su tekrar dengeye varıncaya kadar gölün tabanındaki uranyum cevherlerinden uranyum çözülmeye devam edecektir. Dolayısıyla bitmez bir kaynak gibi. Van Gölü'ndeki uranyum Allah'ın Türkiye'ye bir lütfudur. Allah'ın bu lütfuna karşın, bu uranyumu nükleer santrallerde kullanarak elde edeceğimiz enerjiyle kimya sanayi gibi büyük sanayi kuruluşlarının kurulmasını sağlamakla müreffeh bir ülke elde etmemiz mümkündür."
"Bu konuda Türkiye'deki Ar-Ge kuruluşları arasında başı çeken TÜBİTAK ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumların araştırmalarında Van Gölü'nü öncelikli alan olarak seçmesi gerekir. Hatta Türkiye'de Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü gibi uranyum enstitüsünün kurulması da büyük önem taşımaktadır."
Prof. Dr. Mehmet Yaman, Van Gölü'ndeki uranyumun zenginleştirilmesi için yetkili kuruluşlara projeler sunduklarını ancak kabul edilme aşamasının sonuçlanmadığını sözlerine ekledi.
Son 10 yıl içerisinde kimya sanayinin hızlı bir yükselişle Türkiye'de lokomotif sektörlerden biri haline geldiğini aktaran Yaman, Türkiye'nin 2023
vizyonunda kilit rol oynayan kimya sanayinde artan enerji maliyetlerinin hem rekabet gücünü körelttiğini hem de yeni girişimcilerin önünü tıkadığını savundu. Ayrıca, Türkiye'nin 2023 hedefi doğrultusunda ekonomisini büyütmek için adımlar atarken, bu hedefleri destekleyecek enerji kaynaklarına bakıldığında yüzde 70'lere varan enerji ithalatı bağımlılığı ile karşı karşıya olduğunu dile getiren Yaman, alternatif enerji kaynakları ortaya konulamadığı sürece bazı çevrelerin karşı çıkmasına rağmen Türkiye'nin nükleer santrallere gebe olduğunu kaydetti.
Prof. Dr. Yaman, gelişmiş ülkelerin artan enerji ihtiyaçlarına bağlı olarak nükleer santrallerden faydalandıklarını anımsatarak, şunları söyledi:
"Gelişmiş ülkelere bakıldığında hemen hemen hepsinde çok sayıda nükleer santralin yanı sıra inşa halinde olanlar vardır. Dolayısıyla devletimizin 2023 hedefini tutturabilmesi de ancak nükleer santrallerin kurulmasıyla mümkündür. Aksi takdirde enerji bedava fiyatına elde edilmez ve girişimcilerin hizmetine sunulmazsa yabancı firmalarla rekabet edilemez. Bu nedenle nükleer santrallerin kurulması zaruridir. Zaten ülkemizdeki mevcut barajların ve termik santrallerin tamamının bitirilmesi bile 2023 hedefi için gerekli enerji açısından yeterli değildir. Bazı raporlarda bu görülmektedir."
ÇEVRE DOSTU URANYUM
Türkiye'nin elektrik talep artışında Avrupa'da birinci, dünyada ise Çin'den sonra ikinci sırada yer aldığını dile getiren Yaman, bu bağlamda nükleer santrallerin tüm risklere karşın önemli bir alternatif kaynak olarak karşılarında durduğunu vurguladı.Nükleer santrallerde hammadde olarak zenginleştirilmiş uranyum kullanıldığını açıklayan Yaman, dünyada uranyumun ya cevherden ya da deniz
suyundan elde edildiğini anımsattı.
Mehmet Yaman, bazı çevrecilerin nükleer santrallere karşı durmasının nedeninin, daha çok cevherden uranyum elde edilmesi sırasında bir kaç kilogram uranyum elde etmek için tonlarca atığın çevreye atılması ve bu atıkların içerisinde bulunan toryum ve radyum gibi kanserojen özelliğe sahip radyoaktif elementlerin yağmurla yeraltı sularına karışma riski olduğunu bildirdi.
Ancak deniz suyunda çözünmüş halde bulunan uranyumun elde edilmesinde bu durumun söz konusu olmadığını savunan Yaman, "Japonya deniz suyundan 1970'lerden beri uranyum üretmektedir. Uranyumu tutan absorbanları içeren kalıplar denizin içine atılmakta ve belirli bir süre sonra toplanıp içine tutunan uranyum alınmakta ve tekrar denize salınmaktadır" dedi.
VAN GÖLÜ'NDE URANYUM ZENGİNLİĞİ
2010 yılında Van Gölü'ndeki kirliliği araştırmak için yaptıkları araştırmalarda göl suyunda yüksek oranda çözünmüş halde uranyuma rastladıklarını belirten Yaman, Türkiye'nin 2023 hedefinde Van Gölü'ndeki uranyumun kilit rol alabileceğini ifade etti.Yaptıkları hesaplamalarda Van Gölü suyunda çözünmüş halde 50 bin ton civarında uranyum bulunduğunu ve gölden uranyum çekildikçe göl tabanındaki uranyumun çözülmeye devam etmesi ile bu miktarın daha da artacağını söyleyen Yaman, bunun ülkeye büyük bir ekonomik girdi sağlayacağını dile getirdi.
Prof. Dr. Yaman, Van Gölü suyunun sodalı olması bakımından çözünmüş halde bulanan uranyumu elde etme işlemlerinin diğer kaynaklara göre daha avantajlı, ekonomik ve çevre dostu olduğunu vurgulayarak, şöyle konuştu:
"Van Gölü'ndeki uranyumun zenginleştirme aşamasında çevreye tonlarca radyoaktif maddenin atılması söz konusu değildir. Ayrıca Van Gölü'ndeki uranyumu kullanmamız halinde bitmemekte, su tekrar dengeye varıncaya kadar gölün tabanındaki uranyum cevherlerinden uranyum çözülmeye devam edecektir. Dolayısıyla bitmez bir kaynak gibi. Van Gölü'ndeki uranyum Allah'ın Türkiye'ye bir lütfudur. Allah'ın bu lütfuna karşın, bu uranyumu nükleer santrallerde kullanarak elde edeceğimiz enerjiyle kimya sanayi gibi büyük sanayi kuruluşlarının kurulmasını sağlamakla müreffeh bir ülke elde etmemiz mümkündür."
URANYUM ENSTİTÜSÜ KURULMALI
Türkiye'nin doğalgaz, petrol ve kömür gibi enerji kaynakları açısından dışa bağımlı bir ülke konumunda iken, ülkenin enerji sektörüne bakış açısını yeniden şekillendirecek bir alternatif olan nükleer santraller ve Van Gölü suyundaki uranyumun zenginleştirilmesi konusundaki çalışmaların teşvik edilmesi gerektiğini dile getiren Yaman, şunları kaydetti:"Bu konuda Türkiye'deki Ar-Ge kuruluşları arasında başı çeken TÜBİTAK ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumların araştırmalarında Van Gölü'nü öncelikli alan olarak seçmesi gerekir. Hatta Türkiye'de Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü gibi uranyum enstitüsünün kurulması da büyük önem taşımaktadır."
Prof. Dr. Mehmet Yaman, Van Gölü'ndeki uranyumun zenginleştirilmesi için yetkili kuruluşlara projeler sunduklarını ancak kabul edilme aşamasının sonuçlanmadığını sözlerine ekledi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)