sarikamis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sarikamis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2015 Pazartesi

Enver pasa ve hatalari

Çok kişi Sarıkamış'ta şehit olan on binlerce askerimizi"Ruslar'ın öldürdüğünü" sanır.
Hayır, onları öldüren Enver'dir.
Eksi otuz derecede hiçbir akla ve mantığa sığmayan o saldırı emrini veren Enver. 
"Olacak iş değil paşam" diyen Hasan İzzet'i yürütüp yerine her dediğine eyvallah diyen Hafız Hakkı'yı getiren Enver...
Çünkü bu aklı veren de Enver'in kurmay başkanı (aynı zamanda bütün Osmanlı ordusunun da genelkurmay başkanı) bir Alman'dı, Bronsart von Schellendorff...
Evet ya, Türk genelkurmayını bir Alman yönetiyordu.
Bu Alman'ın aklıyla Enver de, birkaç ay önce Hindenburg ile onun kurmayı Ludendorff'un Tannenberg'de Ruslar'a karşı kazanmış oldukları zafer benzeri "kolay bir zafer" kazanmak istemiş, altmış bin kişiyi karlara ve buzlara gömmüştür.
Berikiler büyük askerlerdi, oysa Enver yarbaylıktan generalliğe"zıplamış" adamdır, saraya damat olduğu için.
Bir başka sakillik, Sarıkamış'ın "vatan savunmasında" bir "müdafaa harekatı" olduğunun sanılmasıdır.
Sarıkamış, bir Çanakkale değildir.
Osmanlı ordusu Sarıkamış'a durduk yerde, "otuz beş yıl önce Ruslar'ın eline antlaşmayla geçmiş bazı doğu topraklarımızı zorla geri almak" için saldırmıştır.
Eh, bir de, bir kısım Rus askerini Kafkaslar'a bağlayıp Almanya üzerine sevkedilmelerini önlemek için tabii.
Hani şu, Hasan Cemal'in dedesinin de bir kısım İngiliz askerini Mısır'a bağlamak için Almanlar tarafından iki kere Süveyş Kanalı'na saldırtılacağı gibi canım...
Ama kanal seferlerinde "Atatürk geçmediği için" bunlar öğretilmez okullarımızda.
Bugün, Sarıkamış harekatının "Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğüne kasteden düşmana karşı" yapıldığını sanan zır cahiller bile yaşıyor aramızda!
Sarıkamış'la cumhuriyet arasında dokuz sene vardır.
Çanakkale'yle kurtuluş savaşı arasında da beş sene olduğu gibi.
Şimdi Sarıkamış törenleri bitince sıra iki ay sonra Çanakkale'ye gelecek, onun da yüzüncü yıldönümü.
Gene "hain düşman durduk yerde üstümüze saldırdı, hiç beklemiyorduk" edebiyatı yapılacak. Yalandır.
Bu yalanlara sarılan Türk faşistleri Enver'i pek severler, "Turan İmparatorluğu" hayalleri peşinde koştuğu için. Gözümüzün içine baka baka "Enver Alman hayranı değildi" diye sallamaktan da utanmıyorlar.
Geçen gün bir postalcı yazarımız da, Enver'le Talat'ın Şişli'de, Hürriyet-i Ebediyye tepesinde yan yana yattıklarını hatırlatmış, "kabirlerinin önünde dua eden de, yanından gelip geçen de görülmüyor" diye yakınmış.
Neden acaba?
Neden kimisi vara yoğa Anıtkabir'e, kimisi ramazan aylarında padişah türbelerine koşan, şu ya da bu siyasi görüşten binlerce kişi oraya hiç uğramıyor?
Yoksa halk sandığınız kadar cahil değil mi? Yoksa halk CHP'ye küstüğü gibi onlara da küsmüş ve hiç affetmemiş mi?
Enver ile Talat'ın mezarına sizin Sarıgül ailesi gitsin sarı güller koymaya, ne de olsa Şişli onların saltanat bölgesi...

1922'nin 4 Ağustos sabahı, Pamir Dağları'nın eteklerinde ateş kusan bir Rus mitralyözü, Türkiye'nin seneler boyu en güçlü adamı olan bir askeri, Enver Paşa'yı yere sermişti. Paşa'yı seversiniz veya sevmezsiniz, size kalmıştır ama tarihimizdeki yerini hiçbir şekilde gözardı etmemeniz gerekir. Bu yazıyı Enver Paşa'nın Türkiye'nin kaderindeki önemli rolünü bilmemiz ve ölüm yıldönümünü hatırlamamız için yazdım.

TAM 90 sene önce, bugün, sabahın erken bir vaktinde ve belki de siz tam bu yazıyı okuduğunuz anda Orta Asya'da, Pamir Dağları'nın eteklerindeki Çegan Tepesi'nde bir Rus mitralyözü etrafa ateş kustu ve namluya doğru yalınkılıç dörtnala ilerlemekte olan süvari kanlar içerisinde yere yığıldı.
Henüz, 41 yaşındaydı...

Dolu dolu yaşadığı ömrünün bu son macerası günler sonra ölüm tutanağı haline getirilecek, sararmış bir kâğıda "Şehîd-i muhterem Enver Paşa Hazretleri pek mukaddes ve yüksek bir maksad peşinde Buhara'da Belcivan Vilâyeti'nin Çegan isimli mahallinde Kurban Bayramı'nın ikinci günü olan 4 Ağustos 1922'de, öğle vaktine yakın bir zamanda, temiz kanını toprağa akıta akıta, kahraman ve mert bir şekilde şehâdet rütbesine nâil olmuştur" diye yazılıp mühürlenecekti.
Bugün, Enver Paşa'nın asıl adı Hagop Melkumyan, isminin Rusçalaştırılmış şekli de Yakov Arkadiyeviç Melkumov olan aslen Ermeni bir Kızılordu subayının emrindeki müfreze tarafından şehid edilmesinin tam 90. yıldönümü...

Son dönem tarihimizin en önemli isimlerinden olan Enver Paşa hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı ve Paşa, özellikle de son senelerde geçmiş yıllara göre daha da popüler hâle geldi. Hakkında artık ardarda kitaplar çıkıyor, hayranları da hatırasına internette siteler açıyorlar.





Ama, Enver Paşa'yı gündemde tutanlar sadece hayranları değil... Sarıkamış bozgununu hareket noktası alanlar da Paşa'nın aleyhinde ağızlarına ne gelirse söylüyorlar ve şark dünyasının geleneksel"ya ifrat, ya tefrit" kuralı, eskisi gibi aynen devam edip gidiyor.

Tarihî konularda ihtimaller üzerinde durmak, bunlara dayanarak yorum yapmak âdetim değildir ve bu şekilde düşüncelere hep karşı çıkarım ama prensibimi bugün burada ilk defa bozacağım. Bozmamın sebebi, Paşa'nın ölüm yıldönümü münasebeti ile hayranlarının birkaç günden buyana gönderdikleri e-maillerde "Başarabilse idi ne olurdu?" diye sormaları...

Cevabı tek bir cümle ile vereyim: Resmî dairelerin duvarlarında onun resimlerini, meydanlarda da yine onun heykellerini görürdük ve "Envercilik" yahut "Enverizm" kavramları günlük hayatımızın ayrılmaz parçası haline gelirdi!





Enver Paşa 
gerçi dürüsttü, vatanperverdi ama maalesef bir o kadar da atak ve hayalperestti; ancak mutlaka bir yorum yapacak olduğumuzda, bu hayalperestliğin bize bir imparatorluğa mâlolduğu neticesine varmamamız gerekir. Zira, İngiliz ve Alman arşivlerinde yeni bulunan belgeler Paşa'nın son âna kadar savaştan uzak kalmaya çalıştığını, taraf tutmak zorunda kaldığı takdirde Almanya'nın değil İngiltere ile Fransa'nın yanında olmayı istediğini ama bütün girişimlerinin neticesiz kaldığını, zira Osmanlı'nın paylaşılması meselesinin müttefiklerin hedeflerinin arasında bulunduğunu gösteriyor.
Tarihimizde özel arşivi dağılmadan kalabilmiş az sayıdaki devlet adamından biri olan Enver Paşa'nın torunları, dedelerinin titizlikle muhafaza ettikleri evrakını geniş bir biyografi yazabilmem için birkaç sene önce istifademe açtılar. Bugün bu sayfalarda gördüğünüz belgeler ve fotoğraflar, Paşa'nın şimdi bende bulunan binlerce sayfalık işte bu arşivinden alınmadır.

Enver Paşa'
yı seversiniz veya sevmezsiniz, size kalmıştır ama tarihimizdeki çok önemli yerini hiçbir şekilde gözardı edemezsiniz; zira onun iktidar yılları imparatorluk tarihimizin ve kaderimizin bir dönüm noktasıdır.

Paşa'nın ölüm yıldönümünü işte bu sebeple, yani onun tarihimizdeki yerini önemsememiz ve unutmamamız gerektiği için hatırlatmak istedim...

Öldüğünde sadece 41 yaşındaydı!
TÜRK tarihinde, hayatı Enver Paşa kadar maceralarla dolu geçmiş kişilerin sayısı pek fazla değildir...
1881'de İstanbul'da, Divanyolu'nda doğan İsmail Enver, Harbokulu'nu bitirdikten sonra Manastır'a tayin edildi; Rum, Arnavut ve Bulgar çetelerle çarpıştı. Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne katıldı, devrin hükümdarı İkinci Abdülhamid'i Meşrutiyet'in yeniden ilânına zorlamak için 1908'in 24 Haziran gecesi tek başına dağa çıktı.





Tam bir ay sonra, 24 Temmuz günü İkinci Meşrutiyet'in ilânı üzerine "Hürriyet Kahramanı" diye tanındı, Selânik'te ve İstanbul'da sevgi gösterileri ile karşılandı, 1909'da Berlin'e askerî ataşe olarak gitti, buradan Trablus'a geçip Libya'yı işgal eden İtalyanlar'la çarpıştı. Balkan Savaşı'nın patlaması üzerine İstanbul'a döndü. 23 Ocak 1913'te arkadaşlarıyla beraber Babıali'yi basarak hükümeti devirdi, sadrazamlığı Mahmud Şevket Paşa'ya verdirdi ve Mahmud Şevket Paşa'nın 12 Haziran 1913'te öldürülmesi üzerine yönetime elkoyan İttihad ve Terakki'nin askerî kanadının liderliğine geldi. 3 Ocak 1914'te "Paşa" ve "Harbiye Nazırı", daha sonra da "Başkumandan Vekili" yapılınca gücün zirvesine ulaştı. Aynı senenin 5 Mart'ında Sultan Abdülmecid'in torunlarından Naciye Sultan ile evlenerek saraya damad oldu. Artık devletin en güçlü adamıydı ve Almanya'da Türkiye'den"Enverland", yani "Enveristan" diye bahsediliyordu.
Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı'nı kaybetmemizden sonra, 1918'in 1 Kasım gecesi önde gelen İttihadçılar ile beraber Türkiye'den ayrıldı...
Hayatı, artık daha da macera doluydu... Kafkasya'dan Berlin'e, oradan da Rusya'ya geçti, Sovyetler'den beklediği desteği göremeyince Buhara'ya gitti ve Ruslar'a karşı Asya'nın Müslüman halkını teşkilâtlandırmaya çalıştı. 4 Ağustos 1922 sabahı Pamir Dağları'nın eteklerindeki Çegan Tepesi'nde bir Rus birliğinin saldırısına uğradı, ön safta çarpışırken mitralyöz kurşunlarıyla can verdi ve bugün Tacikistan'ın sınırları içerisinde bulunan Âbıderyâ Köyü'ne defnedildi.
Paşa'nın kemikleri şehid düşmesinin 74. yıldönümünde Türkiye'ye getirildi, 15 Ağustos 1996'da yapılan devlet töreniyle İstanbul'daki Hüriyyet-i Ebediyye Tepesi'ndeki anıtmezara, diğer İttihadçı kader arkadaşlarının yanına defnedildi.





Paşa'nın aşk edebiyatına geçmeye lâyık son mektubu
ENVER Paşa'nın Orta Asya'da silâhlı bir mücadele içerisinde iken Berlin'de bulunan eşi Naciye Sultan'a yazdığı ve bizzat diktiği deri bir mahfaza içerisindeki bir yabanî çiçekle beraber gönderdiği son mektubu, şehid edilmesinden tam 10 gün öncesinin, yani 25 Temmuz'un tarihini taşıyordu ve"Karaağaca çakımla ismini yazdım" şeklindeki son cümlesiyle de dünya aşk edebiyatına geçmeye lâyıktı.
Paşa, atının eğerinin alt kısmından bir parça kesmiş, bunu mahfaza haline getirmiş ve çiçeği bu mahfazaya koyarak göndermişti.




Enver Paşa'nın bizzat diktiği mahfaza ile içerisindeki tam 90 senelik çiçek şimdi torunu Osman Mayatepek'in evindeki şık bir vitrinde duruyor; daha önce yolladığı bir başka yabanî çiçeği de diğer torunu Arzu Enver Erogan muhafaza ediyor.









Paşa'nın 1922'nin 25 Temmuz'unda Satılmış kışlağında kaleme aldığı son mektubunun hanımına hitaben yazdığı ve çok özel olan iki cümlesi dışındaki tam metni şöyle:
"Naciyeciğim! Sevgili sultanım cici efendiciğim!

Bugün pek sıkıntılı bir hava, tuhaf bir sis, güneş görünmüyor. Düşmandan bir hareket yok. Fakat henüz sabahtır. Hastalarımı geri gönderdim ve Afgan Emîri'nin askerin ve muavenetinin (yardımının) çekilmesinin iyi olmadığını ve Bolşevikler'e emniyet câiz olamayacağını bildirdim. Ve hiç olmazsa eczâ-yı tıbbiye (ilâçların) vesâir malzemesinin iâdesini istedim. Bakalım ne olacak. Bir de Hacı Sami ve diğer arkadaşların bu tarafa geçmesine müsaade olunmasını talep ettim.
İşte efendiciğim, hemen şu satırları yazarak mektubumu kapatıyorum. ..... hergün sana topladığım buranın yabanî çiçeklerinden maâdâ (dışında) kaç gecedir altında yattığım karaağaçtan kopardığım ufak bir dalı leffediyorum (ilâve ediyorum). Seni öper sever, kucaklar, bu mevcudiyet-i maddiyemle (maddî varlığımla), aşk ve iştiyâkımla sarılarak ....., Hüdâ'nın birliğine yavrularımla beraber emanet ederim rûhum efendiciğim. Karaağaca çakımla ismini yazdım.
Enver'in"

4 Mayıs 2014 Pazar

Kara Fatma ve tarih


Türk Kızılayı, Milli Mücadele dönemi kahramanlarından 'Kara Fatma' lakaplı Erzurumlu Fatma Seher için İstanbul'da anıt mezar yapıyor. Milli Mücadele döneminde asker eşiyle birlikte cepheden cepheye koşan, askerlere yemek pişiren ve gerektiğinde yaralarını saran Fatma Seher adına Kasımpaşa Kulaksız Mezarlığı'nda bir süre önce yapımına başlanan anıt mezarın inşası sürüyor. Asker olmamasına rağmen Sarıkamış'ta savaşan ve kurduğu 300 kişilik birlikle vatan toprağını düşman karşısında savunan Fatma Seher'in kahramanlıkları sadece yurt içinde değil yurt dışında da yankı buldu. Mustafa Kemal Atatürk'ün izniyle üsteğmen rütbesiyle savaşa katılan Kara Fatma, aynı kahramanlığı kendisine bağlanan maaşı Kızılay'a bağışlayarak da gösterdi.
11 HAZİRAN'DA AÇILACAK
1955'te hayatını kaybeden Kara Fatma'nın naaşı Kasımpaşa Kulaksız Mezarlığı'na defnedildi. Türk Kızılayı'nın 146'ncı kuruluş yıl dönümü olan 11 Haziran'da törenle açılması planlanan anıt mezarın yapımı tüm hızıyla devam ediyor.
300 KİŞİYİ KOMUTA ETTİ
'Kara' lakabını ve üsteğmen rütbesini Mustafa Kemal'den alan Fatma Seher, aşçılık, hastabakıcılık, hemşirelik gibi pekçok görevin yanında İstiklal Harbi'nde 300 kişilik birliği de komuta etti.
Yakup Kadri, ‘Sodom ve Gomero’ adlı romanının bir bölümünde, “Burası İstanbul savaş Anadolu’da!” diyerek Milli Mücadele’ye Anadolu insanının güç verdiğini anlatır. Cephelerde koşturan Kara Fatma’nın serüveni, Yakup Kadri’nin bu cümlesinin özeti adeta.
Milli Mücadele’de vatanı düşmanlara karşı sadece erkekler savundu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu topraklar işgal altındayken korkusuzca, omzunda silahıyla, atına atlayıp cephelere askerlik yapmak için koşan kadınlarımız da vardı bizim. Ne var ki,  onların adları erkekler kadar yer almadı savaş anılarında. O acı günleri anlatırken, isimsiz kahramanlar olarak zikredildiler sadece. Neyse ki “Artık kadın erkek yok, artık istiklal var!” diyen bu kahramanlar, günümüz araştırmacıları tarafından yavaş yavaş gün yüzüne çıkartılmaya başlandı. Bunlardan ilki topraklarımızın düşman işgalinden kurtulması için cephelerde boy gösteren Kara Fatma. O, Milli Mücadele’de üsteğmenlik vazifesini deruhte etmiş bir Türk kadını. Araştırmacı-yazar İlknur Bektaş’ın uzun yıllarını vererek ortaya çıkardığı, “Milli Mücadele’de Bir Kadın Üsteğmen: Kara Fatma” adlı çalışmasıyla hakkında bilgi sahibi olduk. Kimdi peki Kara Fatma? Üsteğmenlik rütbesine nasıl layık olmuştu? Her şeyden ötesi, bu topraklar için kahramanca savaşmasına rağmen neden daha yeni tanışma fırsatı buluyoruz kendisiyle?

Cephelerle eşi Sayesinde tanışıyor!

Kara Fatma, asıl adıyla Fatma Seher Hanım, Osmanlı’nın en sancılı günlerini yaşadığı sırada Erzurum’da sıradan bir anne-babanın evladı olarak dünyaya gelir. O yıllarda bir kız çocuğu nasıl yetiştiriliyorsa o da öyle yetişir. Vakti zamanı gelince de baş göz edilir. Bu evlilikten bir de erkek evlat sahibi olur. Savaş yılları olması nedeniyle kadınlar, kocaları ve oğullarını cepheye gönderir. Kara Fatma da  Anadolu kadınlarının bu kaderine ortak olur ve savaş ayrılığını herkes gibi tadar. Burada şu bilgiyi vermekte fayda var: Araştırmacı-yazar İlknur Bektaş, Kara Fatma’nın izini sürerken, eşinin Vanlı bir binbaşı olduğu hatta Balkan Harbi’nde şehit düştüğü bilgisine ulaşıyor.  Ancak resmiyette, Kara Fatma’nın bir evlat ve eş kaydına rastlanmaması Bektaş’ın ulaştığı bu bilgilerin âfaki kalmasına neden oluyor. Fakat Kara Fatma’nın eşinden ve oğlundan bahsettiği  gazete demeçleri bu afakiliği bozuyor ve  söz konusu eş ve oğlun varlığını Bektaş için doğruluyor. Bahsi geçen demeçlerden birini  Kara Fatma İstikbal Gazetesi’ne veriyor. Bektaş, Kara Fatma’nın harp meydanlarıyla tanışma serüvenine de İstikbal gazetesindeki bu haber sayesinde ulaşıyor. İşte o yılların hikâyesi...
Kara Fatma,  yarinden ayrılır ayrılmasına ama bu ayrılık çok da uzun sürmez. Çünkü Balkan Harbi’ne tayin olan kocasına o da eşlik eder. Vatan için Bulgar işgalindeki Edirne’ye yerleşir. Edirne müdaafasında yer alan, Erzurumlu Şükrü Paşa komutasındaki askerlerin açlıktan ağaç kabuğu yediğine yakinen şahit olur. Çünkü kendisi de orada vazifeli bir askerin eşi olduğu için yokluktan ağaç kabuğuyla karnını doyurur. Edirne’den sonra Sarıkamış cephesinde görevlendirilir eşi. Buranın hüznünü de iliklerine kadar hisseder. Zira zevcini Sarıkamış’ta vatan uğruna kaybeder. İşte bu acı günler, kadın olmasına rağmen, kocası ve oğlundan sonra onu da savaş meydanlarına çıkartır. Çünkü artık kadın-erkek yok, istiklal vardır! Bu yüzden, eline tüfeğini alıp, kendine bir müfreze oluşturur. Kendi gibi cesaretli olan Anadolu kadınlarını da bu müfrezeye dahil eder.

Üstteğmanlik payesini Gazi Mustafa Kemal veriyor!

Ama bir engel vardır... Kara Fatma’nın oluşturduğu müfreze ile savaşa katılabilmesi için izin gereklidir. İzin için de Mustafa Kemal Paşa’ya ulaşılması... Bunun üzerine Sivas Kongresi’nin yolunu tutar. Amacına ulaşması kolay değildir. Çünkü o bir kadındır! Ama çabasının sonucunu alır;  kongre esnasında bir öğle yemeğinde Paşa’yı görebilir. Paşa’ya kendini tanıtır ve niyetini ifade eder. Paşa bunun üzerine ona silah kullanmayı, ata binmeyi bilip bilmediğini sorar. Fatma Seher, müsbet cevap verir. Cevaptan memnun olan Paşa, ona gözü pekliğinden dolayı ‘Kara’ lakabını takar ve istediği görevle lütuflandırır. “Haydi göreyim seni.” der.
Sonrasında türlü eziyet, zorluk ve meşakkatlere rağmen her türlü görevi üstlenir Fatma Hanım. Aşçılık, hastabakıcılık, hemşirelik gibi pek çok görevin yanında İstiklal Harbi’nde 300 kişilik bir orduyu komuta eder. Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri’nde vatan için yaya ve atlı olarak silah ve cephane yükleri ile cepheden cepheye koşturur. Tüm bu vazifeleri ifa ederken rütbesi üsteğmendir. Bu rütbe de kendisine Mustafa Kemal Paşa tarafından takdim edilir. Böylece Kuva-yi Milliye’nin baş kadın kahramanı olarak efsaneleşir. Beyaz atıyla dilden dile dolaşan bu ufak boylu kadın, istiklal madalyası sahibi de olur vakti zamanı gelince.
Kara Fatma’nın savaş anıları elbette bunlarla sınırlı değil. Mesela yazar Bektaş, onunla ilgili bir anekdotu daha gün yüzüne çıkarıyor. Fatma Hanım, tüm gayret ve çabalarıyla oluşturduğu Millli Mücadele çetesinin içine 43 kadın asker sokar.  Bunlardan 10’u kendi ailesindendir ve onlarla birlikte Birinci Dünya Savaşı’nda savaşır. Bursa ve İznik’in kurtuluşunda bu ekibin payı büyüktür.  Yeri geldiğinde askere analık da eden bu gözü pek Anadolu kadını. Yaptıklarından ötürü hem Türk  hem de dünya basınının dikkatini çeker. Hakkında sayısız haber yapılır. Bunlardan biri de ‘Türklerin kadın üsteğmeni’ başlığıyla  23 Nisan 1922 tarihinde The New York Times gazetesinde yer alır.
Türk basınında ise 1922’den 1950’li yıllara kadar muhtelif gazetelerde hakkında yayınlar yapılır. Bu yayınların sonuncusu ise ölüm haberi ilanıdır. Çeşitli Milli Mücadele tablolarına, dönemin kartpostallarına da konu olur Kara Fatma. Efsaneleşir... yalnız hayatının sonlarını bir efsane gibi yaşamaz!
Savaşın nihayete ermesiyle İstanbul’a yerleşip köşesine çekilen bu fedakâr kadın, devletin kendisine bağladığı maaşı Kızılay’a bağışlar. Hem de ihtiyacı olmasına rağmen… Yalnızlığına ise kız kardeşinin çocuklarını ortak eder. Evlat edindiği yeğenleriyle mütevazı bir hayat sürer Kasımpaşa ilçesinde. Ama hayat beklediği gibi gitmez. Zaman zaman açlıkla karşıya karşıya kalır. Mecbur kaldığı bir anda da Darülaceze’den yardım talep eder. 1955 yılında da bâki hayata gitmek üzere dünyadan ayrılır. Son seneleri hakkındaki bilgiler, sözlü tarihten ibaret olan bu Milli Mücadele kahramanına asıl vefasızlık ise mezarına karşı olur. Kara Fatma’nın kabri, kaydı olmadığı için koruma altına alınmaz ve yok olur