İçinde bulunduğumuz duruma nasıl bakıyorsunuz? Umutlu musunuz?- Elbette umutluyum. 60 bin yıl içeriyor insanlığın ‘Homo sapiens dönemi’ne girmesi, aklıyla hareket etmesi. Tarih, bir ustanın dediği gibi zaman zaman iki adım ileri, bir adım geri şeklinde ilerler. Bazı nedenlerle, bunlar çıkar ilişkileri olabilir, dinsel, etnik nedenler olabilir ya da bambaşka nedenler olabilir... İşte bu tür engellerle toplumlar dağılır. Yumruk yemiş boksör gibi olur ve hakem saymaya başlar. Şu anda bizim durumumuz da böyle. Hakem sayıyor ama boksör tekrar ayağa kalkacak. Bazen birkaç kuşak harcanır ama hiçbir zaman tarihin tekerine çomak sokamazlar. Onun için Türkiye’nin de tekerine çomak sokamayacaklar. Geçip gidecekler. Geride ‘Türkiye insanı’ kalacak ve kucaklaşacaklar. “Alevi, Sünni, Çerkes, Gürcü, Laz, Amerikalı, Danimarkalı ayrımı yok, insan var” diyecekler. Haa, ben bunu görür müyüm? Muhtemelen görmem. İnsanın en büyük hatası da bence burada: “Müreffeh, demokrat bir ülkede yaşamayacaksam ben niye mücadele edeyim, nasıl olsa ben göremeyeceğim” diyor. Sen görme ama 10 kuşak sonra bir çocuk daha güzel bir dünyada yaşayacak ve bu, senin bugün örülmekte olan demokrasi duvarına koyacağın bir taştan dolayı olacak. Onun için umutlu olmak zorundasın. Ben umutsuz değilim. Bu yolda da oğlumla beraber yöneteceğim bir film çekeceğim, “Deliler Meclisi” diye. Delilerden oluşan bir meclis, TBMM’nin karşısına kurulacak. İçeride Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi tartışılırken deliler de başka türlü bir tartışmaya girecekler. Ben kendimi oynayacağım, ‘Deli İlyas’ı yani.
Zor ve de ‘tehlikeli’ bir işe girişeceksiniz yani...- Bana diyorlar ki, “Çok sivri konuşuyorsun, içeri gireceksin ve bu kez hiç çıkamayacaksın. Metris küçük hapishane, Türkiye büyük hapishane. Hangisinde yatarsan yat fark etmiyor. Önemli olan bileğimize taktıkları kelepçe, attıkları zindanlar değil. Kendi hapishanemizde beynimize kelepçe takılması, asıl kötü olan bu. Ben kendi beynime kelepçe takmadığım için çok rahatım. Gelsinler götürsünler, Metris mi, Silivri mi, Muş Kapalı Cezaevi mi hiç umurumda değil.
Gezi sizin için bir umut ışığı mıydı?- Ben şunu savunuyorum: Orada yüzbinlerce Mustafa Kemal vardı. Daha önce bir şey yazmıştım: Yıl 2003, Mustafa Kemal tekrar Türkiye’ye gelir. Çok iyi karşılanır, dolaştırılır ve Meclis’e götürülür. Buradaki tartışmalara tanık olur. Gece kendisini lüks bir otele götürürler kalması için reddeder; Ankara’da Samanpazarı’nda küçük, ahşap bir oteli tercih eder. Sabah bakarlar ki, Mustafa Kemal yok ama bir not bırakmış: “Efendiler, ben önce İstanbul’a gidiyorum, orada bir vapur bulup tekrar Samsun’a çıkacağım. Çünkü bu memleketin yeni bir Kurtuluş Savaşı’na ihtiyacı var.” Gezi’de böyle bir hava gördüm işte.
İyi ama orada sadece Kemalist gençler yoktu, kendini böyle addetmeyen başka sol gruplar da vardı.- Addetmiyorlar da Hasan İzzettin Dinamo’nun ‘Kutsal Mücadele’sini okumuşlar mı? Çetin Yetkin’in ‘Türk Halk Hareketleri’ni okumuşlar mı? Nutuk’u okumuşlar mı? Bu ülkeyi hangi şartlarda kurtardılar, para yok pul yok, silah yok, top tüfek yok... Gerçek anlamda Mustafa Kemal’in hikâyesini biliyorlar mı? 15 yaşında Selanik Sosyalist Hareketi’ne katıldığının farkındalar mı? İttihat Terakki’ye neden girip çıktı, meseleye vâkıflar mı? Alfabeyi okumadan bazı sosyalist kitaplara dalıyorlar ve sonrasında Mustafa Kemal’i reddediyorlar. Hepsini okuyun sonra gideceğiniz yola karar verin. Bizde inkâr ve eleştiri sürekli birbirine karıştırılıyor.
Yani Gezi sizde umut ışığı doğurdu.
- Bu ülkede gerçeği görenler var ama sindirilmişlerdi. Gezi bir silkinişti. Bu silkiniş bile benim yıllarca mutlu olmama yeter. Bu, yarınların güzelleşeceği anlamına gelir. Bu gençlik benim için umut ışığı oldu.
Uzun bir suskunluk döneminiz var, sanki popüler kültür sizi görmezden geliyordu.
- Aslında beni baştan beri görmezden geliyorlardı çünkü beni ‘asi’ olarak görüyorlardı. Ben normal adam değilim, normal adamları da sevmem. Bu düzende normal olan anormaldir. Herkesin ‘Evet’ dediği bir ortamda ben ‘Hayır’ diyenlerin çoğalması için uğraşırım. Mesela Turgut Özal, Ankara’da ‘Sarı Mercedes’ dolayısıyla bana ödül verecekti. Geldi elini uzattı, “Kusura bakma sizinle tokalaşmak istemiyorum. Çünkü bu ülke değerlerini özellikle bizim deyimimizle emperyalist güçlere peşkeş çeken insanlara sonuna kadar karşıyım” dedim. Ki ben bunu tiyatroya başladığım günden beri söylüyordum. Söylediklerime bozuldu ve uzaklaşarak gitti.
Bu ülkede kötülükler yaşanıyorsa ve sen karşı çıkıyorsan hemen ‘Devlet düşmanı’ yaftasını yiyorsun. Bu durumda da ne yapıyorlar? Sana iş vermiyorlar. İş verilmeyince ne yapacaksın? Kendi işini kendin yapacaksın. Üç kitap yazdım, yayımladım, onları imzalayarak kitap fuarlarını dolaştım. İlerici, Kemalist, demokrat gecelere gittim, üç-beş kuruş aldım oralardım. Böyle yaşadım. Yoksulluk edebiyatı da yapmıyorum, evim var, çocuklarımı büyüttüm, onların da evleri var, yazlığım var, arabayı vurduk, iki haftadır arabamız yok ama o da var. Ayrıca Türkiye kaza yaptı, bir tek ben mi kaza yapıyorum?
Neyse, ana meselemize dönersek yapımcılar bana hep mesafeli baktı. Sinema çevresinde, oyuncu arkadaşlarımda, eleştirmenlerde, basında elbette böyle bir tavır yoktu ama ben sermaye düşmanıydım. Sermaye de bana iş yaptırmadı, bunu açıklıkla söylüyorum. Çünkü ben sosyalistim. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar derler ama milyarlarca yıldır birileri yiyor. Birileri bakıyor ama kıyamet bir türlü kopmuyor.
Erdoğan’a gelirsek bu konuda neler söylersiniz?
- Bu aslında Menderes’le başlayan bir gerileme. Mustafa Kemal’in dışında kim gelirse gelsin Amerika’nın tedrisatından geçti, Cumhuriyet’in değerlerine sırt çevrildi. Tayyip Erdoğan’a gelirsek. Bir halkın inancını kullanarak iktidarda kalamazsın. Allah’la koalisyon yapılmaz. Bu ülkede inanan hiçbir insana saygısızlık etmedim. Benim annem babam da inanırdı. Ayrıca “Ben yaptım” demek hiç doğru değil, yediğimiz ekmekten içtiğimiz suya kadar her şeyden vergi topluyorsun. Benim paramla yapıyorsun. Sonra karşıma çıkıp ben yaptım diyorsun. Hayır efendim, asıl ben yaptım. Sen sadece konuştun. Gelsin tartışalım. Ben Zebur’u, Tevrat’ı, Kuran’ı, İncil’i okudum, hem de üç-dört kez. Kendisine bir yıl süre veriyorum, bu sürede çalışsın. Ve sonrasında oturup tartışalım: Dinle devletin ne ilişkisi var?