ortadogu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortadogu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2016 Pazartesi

Ortadoğu’nun tapusu bizde

Başta Almanya olmak üzere İngiltere, Fransa gibi ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü yıllardan buyana iştahını kabartan Ortadoğu topraklarında bugün sınırlar yeniden çizilmeye çalışılıyor. Osmanlı'nın Ortadoğu'daki topraklarının paylaşıldığı Sykes-Picot Anlaşması, 100 yıl aradan sonra yeniden yazılması, bu verimli ve doğal kaynak zengini toprakların hâkimiyetinin yeniden şekillendirilmesi tartışılıyor. Türkiye, gerek bölgedeki tarihinden gelen varlık ve saygınlığı, gerekse Türkmen nüfus nedeniyle bölgede söz hakkı bulunan ve bu güç savaşında bölgenin bütünlüğünü savunan nadir ülkelerden. Ancak Türkiye'nin bölgedeki söz hakkı bununla da sınırlı değil.

Uluslararası mücadele başlayacak

Türkiye'de bugünlerde sessiz bir dava yürüyor. Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid'in torunları, dedelerinin kişisel mülklerine dair haklarının iadesi için hukuk mücadelesi veriyor. Osmanlı ailesi dedelerinin yurtdışındaki mülklerine dair haklarını, 1949'da bir TBMM yorumu nedeniyle alamamıştı. Bu hakların Türk Hükümeti tarafından yurtiçinde tanınması halinde yurtdışı mülkler için uluslararası mahkemelerde hukuk mücadelesi başlatılabilecek.

52 milyon dönüm arazi

Ortadoğu topraklarında 2. Abdülhamid'in mülkleri, bugün yaşanan güç dengelerini hayli sarsacak büyüklükte. Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arzu Tozduman Terzi'nin yaptığı detaylı çalışmaya göre, Osmanlı ailesine ait kişisel mülkler, Ortadoğu'nun en zengin topraklarını içine alıyor. Terzi'nin “Bağdat-Musul'da Abdülhamid'in Mirası, Petrol ve Arazi" başlıklı kitabına konu ettiği araştırmalarına göre, Sultan 2. Abdülhamid zamanında Padişah adına tapulanan “Bağdat, Basra, Musul, Halep, Beyrut, Suriye, Selanik ve Kudüs" vilayet ve sancaklarındaki arazinin toplam miktarı 52 milyon 102 bin 65 dönüm. Bu arazinin büyük çoğunluğunu ise Suriye ve Irak'taki araziler oluşturuyor. Abdülhamid'in Osmanlı tahtında bulunduğu süre içinde Hazine-i Hassa'ya dâhil edilen arazilerin yüzde 44'lük kısmı Bağdat ve Musul vilayetlerinde yer alıyor. Bu arazilerin toplam büyüklüğü, 17 milyon 770 bin 368 dönümü Musul, 6 milyon 235 bin 160 dönümü Bağdat'ta olmak üzere toplam 24 milyon 5 bin 528 dönüm. Yine dönemin Osmanlı vilayet ve sancakları arasındaki Basra'da 2 milyon 849 bin 70, Halep'te 5 milyon 586 bin 60, Suriye'de 11 milyon 835 bin 307, Beyrut'ta 11 milyon 417 bin 330, Selanik'te 197 bin 149, Kudüs'te ise 211 bin 621 dönüm padişaha ait kişisel mülk bulunuyor. Bunlara ek olarak Yanya, İşkodra ve Manastır'da da padişah mülkleri bulunduğu biliniyor.



  • Sultan II. Abdülhamid zamanında padişah adına tapulanan arazının toplam miktarı
  • Vilayet/Sancak Dönüm
  • Bağdat 6.235.160
  • Basra 2.849.070
  • Musul 17.770.368
  • Halep 5.586.060
  • Beyrut 11.417.330
  • Suriye 11.835.307
  • Selanik 197.149
  • Kudüs 211.621
  • Toplam 56.102.065

Parçalanmayı önceden gördü

Prof. Terzi'nin çalışmasında, 2. Abdülhamid'in 33 yıllık saltanatı boyunca bölgede kişisel mülk edinme nedenlerine bakıldığında, Ortadoğu'da bugün yaşanan aynı senaryoların yaşanmış olduğu açıkça görülüyor. Sultan Abdülhamid döneminde, dünyada o dönemin parlayan yıldızı olan makineleşmenin en önemli kaynağı petrole sahip Bağdat ve Musul vilayetlerinde rekabet ve çekişmeler gittikçe kuvvetleniyor. O dönem Osmanlı Devleti'ni ayakta tutma mücadelesi veren Sultan Abdülhamid, 1876'da tahta çıktıktan sonra Osmanlı padişahlarının kendi adlarına tapulu mal edinmeleri konusunda yeni bir uygulama başlatıyor.

Padişaha tahsis birikmiş maaşlarla aldı

Tanzimat dönemiyle birlikte Maliye Hazinesi'ne devredilen mülklerin bir kısmı, Sultan 2. Abdülhamid döneminde geri alınıyor. Sultan Abdülhamid, bu mülkleri de padişah hazinesi olan Hazine-i Hassa'ya Maliye Hazinesi tarafından her ay ödenmesi gereken tahsisat-ı seniyye adı altındaki maaşların uzun süredir ödenmeyen miktarı kadarki alacakları karşılığı yahut Yap-İşlet-Devret modeliyle yaptırılan fabrikalardan padişah payına düşen ancak ödenmeyen birikmiş alacakları karşılığı ediniyor. Maliye Hazinesi'nde birikmiş alacaklarından mahsup edilerek edinilen tüm bu mülklerin, padişahın kişisel geliri karşılığı edinilmiş mülkler olarak satın alınan bedel karşılığı kaydı tutuluyor, asıl ve geçici tapuları bulunuyor. Özellikle 19. asrın sonlarında mülk edinme girişimlerini süratlendiren Sultan Abdülhamid, sık sık çıkardığı iradelerde, emlak edinmesinin sebebinin “yabancıların eline geçmemesini sağlamak" olduğunu vurguluyor. Tarihçiler, Abdülhamid'in özellikle iştah kabartan bazı arazileri kişisel mülk edinmeyi, bu mülkler üzerinde “yerli ve yabancı bir takım ihtiras sahiplerinin önünü almak için en kestirme çare" olarak düşündüğüne işaret ediyor. Abdülhamid bu yola ise, “kamuya ait bir arazinin yabancı bir devlet tarafından işgali sırasında bu yer tamamen o devletin hâkimiyetine geçerken, bu arazinin padişahın kendi adına tapulu mülkü olması halinde şahsi mülkiyet olması ve vefatı halinde de miras hukukuna göre evlatlarına devrolması ve yine hükümdar ailesinde kalması" şeklindeki uluslararası hukuk kuralları doğrultusunda başvuruyor.

Strateji uygulamış

Sultan 2. Abdülhamid'in kişisel mülklerinin dağılımına bakıldığında, Orta Anadolu başta olmak üzere Türk nüfusun yoğun oluğu yerlerden arazi satın almadığı, kişisel mülklerini, güvenliğin zayıf, halkı içinde Türk unsurun daha az yaşadığı ve özellikle de yabancı devletlerin ilgilendiği yerleri tercih ederek bir strateji dahilinde mülk alımı yaptığı gözleniyor. Kimi zaman da yerli halkın talebi üzerine padişah mülk satın alıyor. Padişahın satın aldığı mülklerde memur atamalarıyla oluşturulan teşkilatlanma ve sağlanan güvenlik de yağmacılara ve mülkler üzerindeki aşiret kavgalarına karşı önemli bir güvenlik alanı oluşturuyor. Ancak padişah özellikle bazı aşiretlerin sahip çıktığı petrol kaynaklarının işletimini bütün girişimlerine karşın alamıyor (Neftçizade, Davude, Talebani aşiretleri bunlardan birkaçı).



Petrol kaynakları padişah mülkünde

Sultan Abdülhamid, saltanatı döneminde Bağdat ve Musul vilayetleri emrindeki petrol kaynaklarının araştırma ve imtiyazlarını da birbiri peşi sıra Hazine-i Hassa Nezareti idaresine dahil ediyor. Sadece kişisel mülkleri üzerindeki değil, bölge genelindeki bütün petrol kaynaklarının padişah mülküne dahil edildiği gözleniyor. O dönemde Bağdat vilayetindeki Hit, Mendeli, Musul vilayetindeki Tuzhurmato, Eski Kale, Kil, Baba Gurgur, Karlıdağ, Gur, Tel Kayyare, Tavuk ve Nemrut Petrol yataklarında petrol gölleri oluştuğu gözleniyor.



Avrupalı mühendisler ülkelerine rapor ettiler

Padişah, edindiği topraklarda yer altı ve yer üstü kaynaklarının araştırılmasını da önceliyor. Yapılan araştırmalarda, petrol yataklarında yapılacak ciddi yatırımlar ve ıslahat çalışmalarıyla bölge petrollerinin Bakü, Romanya ve Amerika'dan ithal edilenlerden çok daha kalıcı olacağı rapor ediliyor. Petrol yatakları, iltizama verilmek suretiyle işletime alınıyor. Ancak o dönemki kıt kaynaklar dolayısıyla işletim ilkel yöntemlerle yapıldığından zengin kaynaklardan gereken verim alınamıyor ve arzu edilen gelir elde edilemiyor. Avrupa'dan getirtilen uzman mühendisler de bu zenginliklerini ülkelerine rapor ediyorlar ve yabancı güçlerin bölgeye olan iştahı daha da artıyor. 1888 yılında Bağdat demiryolunu yapan ve demiryolu hattını özellikle zengin petrol yatakları üzerinden geçiren Almanlara verilen demiryolu imtiyazında bu mühendislerden Graskopf'un raporunun izleri görülüyor. Almanlar, hattın her iki tarafında 20'şer kilometrelik alandaki madenlerin işletme hakkını da bu imtiyazla elde ediyor.



İttihat Terakki döneminde varislere geçemedi

Sultan 2. Abdülhamid 8 Eylül 1908 tarihli iradesi ile Hazine-i Hassa'ya ait bir kısım mal ve gelirleri, henüz tahtta iken, devlet hazinesine devrediyor. 2 Mayıs 1909 tarihli iradesi ile de Mehmet Reşat Abdülhamid adına kayıtlı mülklerin büyük kısmını devlet hazinesine geçiriyor. 1920 tarihli kararname ile Vahdettin, 1908 ve 1909 yıllarında devlet hazinesine aktarılan bu mülkleri tekrar Hazine-i Hassa'ya iade ediyor. Sultan 2. Abdülhamid 10 Şubat 1918'de hayatını kaybederken, ölümü ile mirasının derhal varislerine geçmesi gerekmesine karşın İttihat ve Terakki dönemi koşulları nedeniyle bu işlem gerçekleştirilemiyor.



İnönü, Padişah mallarının iadesini istedi

Padişah mülkleri, Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında da gündeme geliyor. 5 Ocak 1923'te Lozan Antlaşması görüşmelerindeki Türk temsilci Hasan Bey, Hazine-i Hassa mülklerinin devlete ait olmayıp özel mülk statüsünde olduğunu belirterek, ilgili devletlere bedelsiz terk edilemeyeceği uyarısında bulunuyor. Yine İsmet İnönü, 27 Ocak 1923'te Lozan görüşmeleri sırasında “Hazine-i Hassa ve Padişah mallarının Türkiye'ye iadesi ve verilen zararların karşılanmasını" istiyor. Lozan görüşmeleri sırasında 2. Abdülhamid'in varisleri, malların kendilerine iadesi için dava açıyor. İlk derece mahkemesi mirasçılar lehine karar veriyor. Bu esnada da Lozan Antlaşması'nın 60. Maddesi ile konuya netlik kazandırılarak, “Yunanistan ile ilgili uyuşmazlığın Lahey'de çözülmesine, diğer ülkelerdeki Hazine-i Hassa mallarının ise üzerlerindeki Vakıflar korunmak suretiyle ilgili ülkelere devrine" karar veriliyor. Ancak Antlaşmaya eklenen bu madde de sorunu çözmüyor.

Hukuk süreci tam bir muamma

Ortadoğu'nun zengin kaynakları üzerindeki hukuk mücadelesi tam bir muammaya dönüştürülüyor. Sultan Abdülhamid'in mirası üzerinden halen devam eden hukuki gelişmeler şöyle: Varisler, Lozan Konferansı aşamasında yurtdışında kalan Hazine-i Hassa mülkleri için Amerikalı Avukat İrwin Untermayer ile anlaşıyor, ancak bir sonuç alamıyorlar. Aile ilk olarak, Osmanlı'dan kopan toprak parçalarından, İngiltere, Fransa ve İtalya himayesine geçen hakları için bu ülkelerdeki karma hakem mahkemelerinde dava açıyor. Lozan Konferansı'nda görev alan İngiliz Subayı John Godolpin, ailenin Yunanistan'daki haklarının yönetimiyle ilgili olarak Anglo-Elenik Mali Korporasyon Ltd.Şti.'yi kuruyor. Bu süreçte dava sürecinin sürdüğü Fransız-Türk, İtalyan-Türk ve İngiliz-Türk hakem mahkemelerinden 1930 yılında “görevsizlik" kararı çıkıyor.

İngiliz hâkim lehte, Arap hâkim aleyhte

Aile, 1932'de Filistin'de Gazze yakınlarındaki 4 bin dönümlük bir arazi için Yafa Kadastro Mahkemesi'nde dava açıyor. Davanın İngiliz hâkimi lehte, Arap hakimi aleyhte karar veriyor. 11 yıl süren dava, farklı mahkemeler arasında mekik dokuyor. Nihai olarak 1945'te Kudüs Mahkemesi'nde yeniden dava açılıyor. Ancak bu süreçte Türkiye'de ailenin aleyhine düzenlemeler olan Pasaport Kanunu değişikliği ve 431 sayılı yasanın 8. Maddesi hakkındaki TBMM yorumu nedeniyle Kudüs Mahkemesi, Türk Hükümetinin ailenin haklarını tanımadığı gerekçesiyle davayı reddediyor. Bu kararın ardından, Lozan Antlaşması 60. Maddesiyle ailenin talep etme hakkı olan bu mülklerin akıbeti Türk Hükümeti'nin iradesine bırakılıyor. Türk hükümeti Osmanlı ailesine bu hakkı yurtiçinde tanımadığı için de yurtdışındaki davalar teker teker reddediliyor.

Türkiye mahkemelerinde süreç uzuyor

Yapılan tartışmalı yorumlara karşın, Osmanlı ailesine yurtdışındaki hukuk mücadelesini kaybettiren 431 Sayılı Yasa, Sultan 2. Abdülhamid öldükten 6 yıl sonra 3 Mart 1924 tarihinde kabul ediliyor. Bu sırada Sultan Vahdettin sağ olan tek padişah. 431 sayılı yasanın 8. Maddesinde Padişaha ait mallar, 10. Maddesinde ise Padişahlığa ait mallar düzenleniyor, iki mülk türü birbirinden ayrılıyor. 431 sayılı yasa uyarınca Türkiye'de kalabilen bazı mirasçılar yurtdışında Lozan Antlaşması'nın 60, 65, 66, 92, 97, 137 ve 139. Maddeleri uyarınca yurtdışı mülklerin iadesi için dava açıyorlar. Yurtdışında açılan davada Türk tabiyetinde olduklarını ispatlamaları gereken aile üyeleri hakkında Bakanlar Kurulu, 3 Ağustos 1931 tarihinde “Bu kişilerin tabiyeti ve Hazine-i Hassa mülklerini talep hakkına sahip oldukları" yönünde karar veriyor. Bakanlar Kurulu, muhtelif kararlarıyla 2. Abdülhamid varislerinin Hazine-i Hassa mülkleri üzerindeki miras hakkını gözetiyor. Ancak bu hakların yurtdışındaki mülkler için tanınmış olması yurtiçindeki mülkler için de tanındığı anlamına geliyor. Aile, yurtiçindeki bazı mülkler için de hukuk sürecini başlatıyor.

1949 TBMM yorumu yolları kapatıyor

Aile lehine ilk karar, 16 Şubat 1936'da Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından veriliyor. Kararda, 431 sayılı kanunun 8. Maddesinin makabline şamil uygulamayacağı belirtiliyor. Bu karardan 5 yıl sonra 1941 yılında varislerin Serence Bey yokuşundaki konak için açtıkları davada ise aynı daire 431 sayılı kanunun 8. Maddesini makabline şamil uyguluyor ve 1936'daki kararıyla çelişen bir karara imza atıyor. Konu 6 Şubat 1946'da Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'na geliyor. Yargıtay Genel Kurulu, 1. Hukuk Dairesi'nin iki farklı kararını inceleyerek varislerin miras hakkını kabul ediyor ve 8. Maddenin makabline şamil uygulanamayacağına hükmediyor. Kararı, 6 Eylül 1946'da Adli Yılı Açılış Töreninde yorumlayan dönemin Yargıtay Başkanı Halil Özyörük, “kanunlar mukabiline şamil uygulanamaz, hukuk güvenliği esastır" diyor. Bu olumlu kararların hepsi bu süreçte ihraç haricinde kalan mirasçılara ilişkin uygulanıyor. Ancak bu kez 18 Nisan 1949'da önce Pasaport Kanunu'nda değişiklik yapılarak, hanedandan olmayan eş olup eşi vefat etmiş veya dul kalmış kişilerin Türkiye'ye gelebilmelerine ilişkin hüküm getirilip anılan mirasın asla talep edilemeyeceği de yasaya ekleniyor. 18 Nisan 1949'da Vatandaşlık Kanunu'nda da aynı yönde değişikliğe gidiliyor. 2 Mayıs 1949'da 431 sayılı yasanın 8. Maddesini bu kez TBMM yorumluyor ve 8. Madde 2. Abdülhamid'e de uygulanır hale getirilerek varislerin müktesep hakları ortadan kaldırılıyor. Yurtdışındaki davalar da bu yorum nedeniyle teker teker aleyhte sonuçlanmaya başlıyor.

12. Sulh Hukuk'un kararı belirleyici olacak


Bugün Sultan 2. Abdülhamid'in torunları, söz konusu dönemde ülkenin anayasasına aykırı olan 431 sayılı kanuna ve TBMM'nin yorumuna karşı hukuki mücadele veriyor. 431 sayılı yasanın söz konusu hükmünün o tarihin anayasası Kanun-i Esasi'ye uygun olmadığını, o tarihlerde medeni kanunlarda da bu mülklere el koyacak bir hüküm olmadığını belirterek, yasaların geriye dönük uygulanmayacağını savunuyorlar. Hukukçular, “O dönem ancak Sultan Reşat'ın mülklerine el konulabilirdi. Sultan Abdülhamid'in mülkü yoktu, varislerine intikal etmişti" derken, Atatürk'ün sağlığında da “1 yıl içinde mallarını paraya çevirmeliler. Yoksa biz çevirip parasını iade ederiz" kararı alındığına, ancak intikaller yapılmadığı ve mülklerin satışına engel olan hükümler olduğundan bunun gerçekleştirilemediğine işaret ediyorlar. Atatürk'ün ölümünün ardından Padişah mülklerine el koyma iradesinin ağırlık kazandığı belirtilirken, Saray'dan Milli Emlak'a intikal ettirilmiş bazı malların ise ilk kez 1995'te Çiller döneminde satışa çıkarıldığını anlatıyorlar. Halen İstanbul'da 12. Sulh Hukuk Mahkemesi'nde devam eden davanın sonuçlanma aşamasında olduğu belirtiliyor.

Şehzade Osmanoğlu: Türkiye için çalışacağız

Aile, Türkiye Hükümeti'nin uzlaşmayla bu haklarını tanıdığı kararının alınmasıyla birlikte yurtdışındaki mülkler için uluslararası mahkemelerde hak arayışına başlayacak. Osmanlı ailesinin sürgünden sonra Türkiye'de doğan ilk torunu, şehzadesi Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu, konuya ilişkin Gerçek Hayat Dergisi'ne yaptığı açıklamada, “Biz bize verilen haklar için yine ailemizin yaptığı gibi Türkiye için çalışacağız" diyor.

24 Ekim 2015 Cumartesi

'Ortadoğu Birliği'ne karşı küresel terör tuzağı

Seçime sayılı günler kala miting trafiği de hızlandı. Liderler, her gün 2-3 şehre giderek kitlelere seslenip, yeni dönem stratejilerini halka anlatıyorlar. Önceki gün AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Şanlıurfa mitinginin ardından yaptığımız uzun sohbete Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Faruk Çelik de iştirak etti. Burada ekonomik anlamda derin ve kapsamlı bir sunum yapan Davutoğlu, “Ekonomik altyapısı olmayan siyasetçi, siyaset altyapısı olmayan ekonomistin başarılı olma şansı az” dedi. 
Türkiye'yi bir ağaca benzetti 
Ve sözü “Türkiye’deki istikrarı” hedef alan küresel güçlere getirdi: "Türkiye öyle bir ağaç ki o ağaç kurumaya yüz tutsa dibine bir parça su verirler. Ama ağaç büyüyüp, gümrahlaşsa bu sefer dallarını keserler.” Davutoğlu, belli çevrelerce oluşturulmaya çalışılan ‘Türkiye algısı’yla ilgili olarak şunları söyledi: “Biz statükoyu korumuyoruz, statükoyu zorluyoruz. Onun için rahatsız ediyoruz. Zorlamasak da bu işler olmayacak. Kendimize bir alan açıyoruz. O zaman bu ‘Türkler fazla oluyor’ diyorlar. Kimse kusura bakmasın, ‘fazla olmaya’ devam edeceğiz." 
Araya girip sorduk: “Kimler rahatsız?” 
Davutoğlu şöyle yanıt verdi: “Arap baharının arkasındakilere baktığınızda kimlerin rahatsız olduğunu net görürsünüz.” 
ORTADOĞU’YU BİRLEŞTİRECEKTİK 
Ve sözü 3 Ekim 2010’da Lazkiye’de gerçekleştirilen Türkiye-Suriye ortak kabine toplantısına getirdi: 
“O toplantının gündem maddelerinden biri de Türkiye ve Suriye arasındaki modelin Ürdün ile Lübnan’ı da içine alıp 4 ülkeli Levant ortak pazarını kurmaktı. Eğer bu hayata geçseydi; Beyrut bizim yatırımcılarımız için bir liman olacak, Ürdünlülerle birlikte Akabe’de bir organize sanayi bölgesi kuracaktık. Gaziantep’ten Şam’a hızlı tren projemiz hayata geçecekti. Irak da daha sonra 'biz de katılalım' diye müracaatta bulundu. Bu birlikteliğin para biriminin de Türk Lirası (TL) olması üzerinde anlaşmaya yakındık. Bu durduruldu. Irak ve Suriye’de aynı hat üzerinde DAEŞ ve Şii milisler ortaya çıktı. Böylece Türkiye’nin önünü kestiler. 
Sadece Irak’ta tek projede 12 milyar dolarlık müteahhitlik taahhüdü almıştık. Libya’daki tutar 17 milyar dolardı. Bugün o bölgelerin tümü çökmüş durumda.” 
HER ŞEY MISIR DARBESİYLE DEĞİŞTİ 
“Ortadoğu’da dört esas üzerinde çalışıyorduk” diyen Davutoğlu konuyu şöyle detaylandırdı: "l Üst diyalog, l  Ekonomik işbirliği üzerinden barış, l Ortak güvenlik, l Çok kültürlü şehir yapılarının korunması. Ortadoğu’da demokrasi yerleşseydi, bugün yaşananların hiçbiri olmazdı. Bu dinamizm birilerini korkuttu. Aslında bu Büyük Ortadoğu Projesi’ne alternatifti. Tabandan gelen bir demokratik dalgayla bütünleşerek gelişen ekonomik yapıyla bir denge kurmaya çalışıyorduk. Ütopik bir proje değildi. 2013 yılında Mısır darbesiyle bu tablo değişti."
İşadamlarının haberi bile yok! 
Davutoğlu “7 Haziran öncesi işadamlarıyla toplandık. Bazı talepler getirdiler. Oysa çoğunu önceden açıklamıştık. Haberleri yok. Yazarlar da ‘hükümet popülizm yapıyor’ dedi. Kılıçdaroğlu 10 mislini açıkladı. ‘Vatandaşa dokunan vaatler’ diye başlık atıldı.” 
Annem doktor olmamı istemişti
Davutoğlu, hayatındaki dönüm noktalarından bir anekdotu şöyle paylaştı: “Öz annemi 4 yaşındayken kaybettim. Beni büyüten annem, tıp okumamı istedi. O dönemin gençlerinin zihninde olduğu gibi benim zihnimde de geri kalmışlığımız vardı. Bu nedenle sosyal okumak istedim. Tercihleri yaparken en üste İİBF’yi yazdım. Geri kalanların tümüne ise tıp fakültelerini sıraladım. Anneme gösterdim, gönlü oldu, ben de hem siyaset hem ekonomi okudum.”
Vaatlerin bütçeye maliyeti kuruşu kuruşuna 19.3 milyar TL 
DAVUTOĞLU, ekonomik verilerle ilgili ayrıntılı bilgiler paylaştı: "CHP ile MHP ile farkımız şu; onlar bilmedikleri bir bütçeden hesap edemedikleri afaki vaatlerde bulunuyorlar. Biz ise hesap edebildiğimiz bütçeden neyi harcayacağımızı bilerek konuşuyoruz. Vaatlerimizin toplam maliyeti 19,3 milyar lira. Dikkatinizi çekerim; yaklaşık 20 milyar demiyorum. Tam tamına 19.3 milyar lira. Hesabını kuruşu kuruşuna yaptık. Ama CHP ve MHP’nin vaatleri 150 milyar lirayı geçiyor. Üstelik vaatlerimizdeki teşvikler bize vergi, istihdam yatırım olarak zaten geri dönecek."
YA İSTİKRAR, YA PATİNAJ
Başbakan Ahmet Davutoğlu, siyasi istikrarda olumsuz bir gelişme olmaması durumunda hiç kimsenin merak etmesi gerektiğine ısrarla vurgu yaparak, "İstikrarda süreklilik içinde bir çizgi devam ederse bizim yakın dönemli volatilitelere dalgalanmalara dayanıklılığımız çok yüksek bundan şüphe olmasın" dedi. 
YENİ SIÇRAMA İÇİN GEREKEN...
Sıranın var olan yapıdan bir başka düzeye sıçramaya geldiğine dikkat çeken Davutoğlu, "Bizim 12-13 yıl içinde yaptığımız şey aynı ekonomik çerçeveyi atıl kapasiteyi sonuna kullanarak geliştirmek oldu. Birinci nesil reformlarla sağladık. Demokratikleşme, hukuk reformlarla, ekonomik reformlar, şirket kurmanın kolaylaştırılması gibi. Şimdi ya daha yukarı sıçrayacağız, ya da patinaj yapacağız. Bu sıçramayı yaptırmamız için önümüzü görmemiz lazım. İkinci nesil reformlarla anlatmak istediğim niteliksel dönüşüm” dedi ve atılması gereken yeni adımları da örnekledi: 
ŞİMDİ MERKEZ OLMAK LAZIM
“Bölünmüş yol niceliksel bir dönüşümdür. Ama o kuşak üzerinde lojistik merkezler kurmanız, başka bir sınıfa geçtiğinizi gösterir. Eskiden transit geçiş noktasıydı Türkiye. Şimdi üretilen malların lojistik merkezlerde toplanıp uluslararası pazarlara ulaştırıldığı bir merkeze dönüşmek zorundasınız...”
Huzurla 1 Kasım’a! 
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise bütçeyi değerlendirirken, “Öngördüğümüzden çok daha iyi bir performans var. Vergi tabanı genişledi yazarkasa pos cihazını birleştirdik; 11 milyar lira matrahımız arttı. 1 Kasım’a gönül rahatlığıyla gidiyoruz” dedi. 
Nelere kurban giderdi?
Davutoğlu, koalisyon dönemlerinin Türkiye’ye neler kaybettireceğine yönelik bir örnek vererek şöyle konuştu: "Türkiye büyük projelere imza attı. Örneğin enerjide TANAP. (Azeri gazını Avrupa'ya taşıyacak 10 milyar dolarlık proje.) Burada Türkiye Enerji ve Dışişleri bakanlıkları önemli rol üstlendi. Bu iki bakanlık farklı farklı partide olsaydı, acaba TANAP kolay gerçekleşir miydi? Parti başkanlarının onayını bekleseydik, hangi pazarlıklara kurban giderdi böyle projeler."
Taşeron işçilerle ilgili gereken talimatı verdi
Başbakan Ahmet Davutoğlu dün, önce HAK-İŞ Genel Kurulu'na, ardından İzmir Bergama mitingine katıldı. Davutoğlu, HAK-İŞ'teki konuşmasında "Taşeron işçilerin toplu sözleşmelerinin ivedilikle sonuçlandırılması için gereken talimatları buradan veriyorum" dedi. 
Bergama mitinginde ise Davutoğlu, İzmir'in dev yatırımlarla yüksek teknoloji cazibe merkezi olacağını açıkladı ve müjdeleri sıraladı: "İstanbul - İzmir arası 9 saatten 3.5 saate inecek. İzmir, yüksek hızlı trenle Ankara'ya bağlanacak." 
Davutoğlu ayrıca yerel seçimlerde Binali Yıldırım'ın Belediye Başkanı seçilemediğini anımsatarak "Seçilseydi neler yapacağımızı görecektiniz" dedi. 
Davutoğlu'ndan önemli açıklamalar
Üniversitelilere bir yıllık maaş
“İşverene, sen genç bir işçiyi alırsan, ona bir sene iş başı eğitimi verecek şekilde işe alırsan bir senelik maaşı bizden diyoruz. Biz bunu şubat ayında açıklamıştık. Bunların bütçeye hiçbir yükü yok. Eğer o gençlere istihdam sağlarsak, o gençlerin boş gezmesini engellerken onlara iş başı eğitimi veriyoruz. 15-24 yaş arası 12.7 milyon gencimiz var. Bunların büyük çoğunluğu öğrenci. Mezun olanlardan ilk yıl 100 bininin maaşını biz vereceğiz. İşbaşı eğitime alıp işe kavuşturacağız. Bugüne kadar 6 aylıktı ve 110 bin kişi yararlandı bu süreyi bir yıla çıkarttık.” 
EMEKLİYE ZAM YAPIYORUZ 
Emeklilerimizin düşük maaşlı olanlarına 100 lira zam yapmıştık. Daha sonra tüm emeklilere de zam yapacağımızı söyledik. Yani yıllık bin 200 lira bir katkı olacak. Böylece daha önce 100 lira alanlara da bir 100 lira daha zam yapıyoruz. Onların alacakları ek gelir yıllık 2 bin 400 lira olacak. 
Doğru yaptık ama biraz fazla yaptık 
Yakın zamanda gerçekleştirdiği Kayseri ziyaretinde, şehirdeki organize sanayi bölgesinde 6 bin işçi arandığını ama çalışacak kişi bulunamadığını öğrenen Başbakan Ahmet Davutoğlu, bu noktada sosyal yardımlarla asgari ücretin birbirine yakın olmasına vurgu yaptı. 700-750 liralık sosyal yardım alan birinin bir ay çalışarak 1.000 liralık asgari ücrete çalışmama noktasına geldiğini vurgulayan Davutoğlu, yardımlarla ilgili olarak "Doğru yaptık ama biraz fazla yaptık" dedi ve ekledi: Aradaki makası açmamız gerekiyor. Bunu da asgari ücreti artırarak yapıyoruz.”